Piramitlerden Stonehenge’e, Nazca çizgilerinden İnka yollarına kadar uzanan devasa yapılar, günümüzde sahte bilim yani kanıta dayanmayan iddialar tarafından birer istismar alanına dönüştürülüyor. Atalarımızın zekasını "uzaylılar" veya "doğaüstü güçler" ile gölgeleyen bu yaklaşıma karşı, gerçek arkeoloji bize çok daha sarsıcı bir mühendislik başarısı anlatıyor.
Modern insanın en büyük yanılgısı, teknolojinin sadece elektrikli cihazlarla sınırlı olduğunu sanmasıdır. Oysa antik dünyada teknoloji; gözlem, zaman ve organize edilmiş devasa bir insan gücü demekti. Bugün popüler kültürde sıkça karşımıza çıkan "insanlar o dönemde bu taşları nasıl taşıdı?" sorusu, aslında antik insanın fizik bilgilerini küçümseyen bir önyargının ürünüdür. Arkeolojik bulgular, piramitlerin veya dev dikili taşların bir gecede "gizemli" bir şekilde yükselmediğini, aksine yüzlerce yıl süren deneme-yanılma süreçlerinin yani hatalardan ders çıkararak öğrenme disiplininin bir sonucu olduğunu göstermektedir. Giza'daki o kusursuz yapıların hemen yanında duran hatalı açıyla inşa edilmiş "Bükük Piramit", bu başarının ilahi bir müdahale değil, ter döken bir mühendislik evrimi olduğunun en somut kanıtıdır.
Antik Mısır mühendisliği üzerine yaptığı saha çalışmalarıyla tanınan, Chicago Üniversitesi (University of Chicago) bünyesinde araştırmalar yürüten ünlü arkeolog Dr. Mark Lehner, piramitlerin inşasındaki lojistik başarıyı şu sözlerle ifade eder: "Piramitler birer uzaylı teknolojisi değil, mükemmel bir devlet organizasyonunun meyvesidir; biz orada taşları çeken insanların ekmek fırınlarını, yatakhanelerini ve hatta ödeme kayıtlarını bulduk." Yani Dr. Mark Lehner'e göre, gizem arayanların bakması gereken yer gökyüzü değil, o taşları milimetrik bir sabırla yontan binlerce işçinin yarattığı devasa ekonomik sistemdir. Mısırlılar, sürtünmeyi azaltmak için kızakların önüne su dökerek kumu kayganlaştırma tekniğini kullanarak, tonlarca ağırlıktaki kireç taşlarını yani yapı bloklarını devasa mesafeler boyunca hareket ettirmeyi başarmışlardı.
Aynı "yapılamaz" mazereti, İngiltere’nin güneyindeki Stonehenge dikili taşları için de sıkça dile getirilir. Tonlarca ağırlıktaki "sarsen" taşlarının kilometrelerce öteden nasıl getirildiği, uzun süre bir esrar yani gizem olarak pazarlanmıştır. Ancak University College London (UCL) Arkeoloji Enstitüsü profesörü Dr. Mike Parker Pearson, Stonehenge üzerine yaptığı kapsamlı araştırmalarda konuyu şöyle netleştirir: "Stonehenge, o dönem insanının sadece bir takvim yapma çabası değil, aynı zamanda farklı kabileleri bir araya getiren bir sosyal bütünleşme projesidir; taşların taşınması, kabilelerin güç gösterisi ve ortak ibadet arzusuyla organize edilmiştir." Arkeologlar, basit manivelalar ve ahşap raylar kullanarak bu taşların nasıl dikilebileceğini deneysel arkeolojiyle defalarca kanıtlamıştır. Bu bir mucize değil, kolektif bir iradenin yani toplu halde hareket etme kararlılığının sonucudur.
Nazca Ve İnka Yolları: Yerden Gökyüzüne Çizilen Geometrik Deha
Güney Amerika’nın sarp dağlarında ve kurak çöllerinde bulunan devasa çizgiler, sadece yukarıdan bakıldığında anlaşılabilir olduğu iddiasıyla bir "astronot rehberi" olarak sunulsa da gerçek mühendislik çok daha rasyonel yani akılcı bir açıklama sunar.
İnka İmparatorluğu'nun tekerleği ve yazıyı kullanmadan binlerce kilometrelik bir yol ağını And Dağları'nın zirvelerine inşa etmesi, modern mühendisleri bile hayrete düşüren bir planlama başarısıdır. Peru çöllerindeki devasa hayvan figürleri yani Nazca çizgileri, genellikle gökyüzündeki birilerine mesaj olarak yorumlanır. Ancak Stanford Üniversitesi (Stanford University) bünyesinde antik mühendislik yapılarını inceleyen araştırmacı Dr. Anthony Aveni, bu geometrik başarıyı şöyle açıklar: "Nazca çizgileri, basit bir ızgara yöntemi ve ipler kullanılarak yerden de aynı hassasiyetle çizilebilir; bu çizgiler birer iniş pisti değil, yeraltı sularını takip eden törensel yollardır." Yani Dr. Anthony Aveni'ye göre, bu figürlerin devasa ölçeği antik insanın vizyonunu gösterirken, yapım tekniği tamamen yerdeki bir geometri bilgisinden ibarettir.
Bu yapıların "insan üstü" olarak nitelendirilmesinin bir diğer sebebi de, o dönem insanının "boş vaktinin olmadığı" sanrısıdır. Oysa tarım devrimiyle birlikte oluşan artı değer yani ihtiyaç fazlası yiyecek birikimi, kralların ve ruhban sınıfının binlerce insanı on yıllar boyunca bu anıtsal projelerde çalıştırmasına olanak tanımıştır. Bir taşı bir yıl boyunca milimetrik bir hassasiyetle zımparalayacak binlerce insana sahipseniz, lazer teknolojisine ihtiyacınız kalmaz. İnsan gücü, yeterli organizasyonla birleştiğinde en keskin lazerden daha etkili sonuçlar verebilen organik bir makinedir. Bugünün "hızlı tüketim" insanı, bin yıllık bir sabrın sonucunu gördüğünde bunu "teknolojik bir gizem" sanmaktadır.
Bilim dünyası, antik uygarlıkların gökyüzündeki yıldız konumlarını takip ederek binalarını hizalamalarını birer "mucize" değil, hayatta kalma gerekliliği olarak görür. Nil’in ne zaman taşacağını bilmeyen bir Mısırlı veya ekin ekme zamanını şaşıran bir İnkalı açlıktan ölürdü. Bu yüzden astronomi, onlar için bir hobi değil, bir navigasyon yani yön bulma aracıydı. Brown Üniversitesi (Brown University) bünyesinde arkeoloji dersleri veren Dr. Stephen Houston, antik toplumların zekası üzerine şu sarsıcı tespiti yapar: "Antik insanları bizden daha az gelişmiş sanmak en büyük bilimsel kibirdir; onlar sadece farklı araçlara sahiptiler ama zihinsel kapasiteleri ve matematiksel kurguları bizimle tamamen eşitti." Bu eşitliği kabul etmek, piramitleri uzaylılara kaptırmaktan çok daha onurlu bir bilimsel duruştur.
Sonuç olarak, piramitlerin gizemi veya Stonehenge’in sırrı, ancak antik insanın emeğini ve dehasını görmezden geldiğimizde var olmaktadır. Bilim bize gösteriyor ki; dev taşların altında gizli olan şey uzaylı teknolojisi değil, binlerce yıllık birikimin, sarsılmaz bir inancın ve muazzam bir yönetim dehasının ayak izleridir. Sahte bilimin istismar ettiği bu "gizem" perdesini araladığımızda, karşımızda duran şey sadece taştan birer kule değil, insanlık onurunun ve yapabilme iradesinin en görkemli anıtlarıdır. Atalarımızın başarılarını onlara iade etmek, modern aydınlanmanın en temel görevlerinden biridir.