Yasalar sadece kâğıt üzerine mürekkeple düşülmüş notlar değil; bir halkın tarihsel hafızasının, hayatta kalma reflekslerinin ve kültürel kimliğinin en küçük yapı taşına işlenmiş yazılımıdır.
Hukuk denildiğinde zihnimizde genellikle soğuk mahkeme salonları, kalın tozlu kitaplar veya resmi cübbeler canlanır. Oysa hukuk, bir toplumun yaşayan organizması içinde akan kandır. Bir toplumu diğerinden ayıran, ona kimliğini veren ve kriz anlarında nasıl tepki vereceğini belirleyen o sarsılmaz yapı, aslında toplumun genetik koduna yani en derinlerdeki kültürel çekirdeğine işlenmiştir. Bilim dünyası uzun süredir şu sorunun peşinden koşuyor: Neden bazı toplumlar bireysel özgürlüğü kutsarken, diğerleri kolektif bir disiplini hayatta kalmanın tek yolu olarak görüyor? Cevap, biyolojik DNA’mızda değil ama "kültürel DNA" dediğimiz o devasa bilgi birikiminde saklıdır. Bu bağlamda, ünlü hukuk sosyoloğu ve Columbia Üniversitesi (Columbia University) bünyesinde çalışmalarını yürüten Eugen Ehrlich, hukukun kaynağını devletin zorlama gücünde değil, toplumun içinde bulur ve şöyle der: "Hukuk gelişiminin ağırlık merkezi, mevzuatta ya da yargı kararlarında değil, toplumun kendisindedir." Bu ifade, hukukun aslında toplumun "yaşayan dokusu" yani temel işleyiş biçimi olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyar.
Toplumlar, tıpkı biyolojik türler gibi çevrelerine adaptasyon gösteren yani uyum sağlayan yapılardır. Bir çöl toplumu için suyun paylaşımı hayati bir genetik kodken, deniz kıyısındaki bir toplum için ticaretin güvenliği önceliklidir. Bu ihtiyaçlar zamanla normlara, normlar ise sarsılmaz hukuk kurallarına dönüşür. Eğer bir hukuk sistemi, o toplumun genetik kodlarıyla yani tarihsel ve kültürel birikimiyle uyuşmuyorsa, bünye bu sistemi bir doku uyuşmazlığı gibi reddeder. Türkiye'de hukuk felsefesi üzerine derin izler bırakmış olan İstanbul Üniversitesi (İstanbul Üniversitesi) öğretim üyesi Profesör Doktor Vecdi Aral, bu uyumun önemini şu sözlerle vurgular: "Hukuk, toplumun ortak vicdanından fışkıran bir değerler bütünüdür ve bu vicdanla çatışan her kural ölü doğmaya mahkumdur." Buradan anlıyoruz ki, bir kanunu sadece tercüme edip bir topluma dayatmak, yabancı bir gen dizilimini bir canlıya zorla enjekte etmeye benzer; sonuç genellikle toplumsal bir kaos yani karışıklık olur.
Toplumların anayasaları meclis binalarında yazılsa da, adaletin asıl hükmü halkın bilinçaltındaki o kadim ve değişmez genetik haritalarda verilir.
Bilim, hukukun evrenselliğini savunsa da, uygulamanın neden bu kadar göreceli olduğunu anlamak için evrimsel psikolojiye bakmamız gerekir. İnsan zihni, içinde yaşadığı grubun güvenliğini sağlamak için belirli kuralları içselleştirir yani kendinden bir parça haline getirir. Örneğin, Batı toplumlarında bireyin mülkiyet hakkı kutsal bir gen iken, Doğu toplumlarında toplumsal hiyerarşi ve uyum çok daha baskın bir koddur. Dünyaca ünlü dilbilimci ve Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (Massachusetts Institute of Technology) profesörü Noam Chomsky, insan zihnindeki bu yapısal düzeneklerin toplumsal kurallarla ilişkisini şu şekilde açıklar: "Dil nasıl insanın biyolojik bir yeteneğiyse, adalet ve etik algısı da zihnimizin derin yapılarında kodlanmış evrensel bir gramere sahiptir." Ancak Noam Chomsky’nin işaret ettiği bu evrensel gramer, her toplumun kendi yerel lehçesiyle yani kültürel mirasıyla birleşerek o topluma özgü hukuk genetiğini oluşturur.
Bir toplumun hukuk sistemini incelediğinizde, aslında o toplumun geçmişte verdiği hayatta kalma mücadelelerini görürsünüz. Örneğin, sürekli istila tehlikesiyle yaşamış toplumların hukuk kodlarında "otorite" ve "düzen" kavramları, "özgürlük" kavramından daha baskın bir gen haline gelmiştir. Bu durum bir eksiklik değil, toplumsal bir savunma mekanizması yani korunma yoludur. Öte yandan, coğrafi olarak izole ve güvenli bölgelerde gelişen hukuk sistemleri, bireyin yaratıcılığını ve haklarını ön plana çıkaran mutasyonlar yani değişimler geçirmiştir. Harvard Üniversitesi (Harvard University) bünyesinde antropolojik hukuk çalışmaları yapan Sally Falk Moore, bu yerel dinamiklerin gücünü şu sözlerle ifade eder: "Hukuk, sadece merkezi bir otoritenin emri değildir; o, her yerel hücrenin kendi içinde ürettiği yarı-özerk bir düzenin yansımasıdır." Bu bakış açısı, hukukun neden her ülkede farklı bir tat ve dokuya sahip olduğunu, neden bilim ne kadar gelişirse gelişsin bazı farklılıkların baki kalacağını açıklar.
Sonuç olarak, hukuk sadece parlamentolarda oylanan bir metin değildir; o, toplumun atalarından devraldığı, yaşadığı acılarla ve başarılarla şekillendirdiği bir hayatta kalma rehberidir. Bilimsel ilerleme bize bu kodları analiz etme ve daha verimli hale getirme şansı sunsa da, toplumun kalbindeki o derin genetik dizilimi yok sayamaz. Geleceğin dünyasında, dijitalleşme ve küresel standartlar ne kadar baskın olursa olsun, her millet kendi adaletini kendi genetik laboratuvarında üretmeye devam edecektir. Çünkü biliyoruz ki, bir ağacı ayakta tutan şey sadece görünen gövdesi değil, toprağın derinliklerine sarmalanmış, genetik bir hafızayla hareket eden görünmez kökleridir.