"Bilimsel bir kuramın gücü, sadece sunduğu verilerde değil, aynı zamanda yanlışlanabilir olmasında gizlidir. Evrim karşıtı iddialar laboratuvar testlerinden geçebilen bilimsel birer alternatif mi, yoksa felsefi birer reddiye mi?" Modern biyolojinin temel taşı olan evrim teorisi, Charles Darwin'in **"Türlerin Kökeni"**ni yayınladığı 1859 yılından bu yana sadece bilim dünyasını değil, toplumsal düşünceyi de kökten değiştirdi. Ancak bu süreçte evrim, tarihsel ve dini gerekçelerle en çok saldırıya uğrayan bilimsel kuramlardan biri oldu. Günümüzde "Akıllı Tasarım" (Intelligent Design) veya "Yaratılışçılık" (Creationism) adı altında sunulan evrim karşıtı argümanlar, genellikle kendilerini bilimsel birer alternatif gibi sunmaya çalışmaktadır. Fakat bir iddianın "bilimsel" kabul edilebilmesi için sadece gözlemi değil; test edilebilirliği, doğal nedenlere dayanması ve yanlışlanabilir olması gerekir. Bilim dünyası, evrim karşıtı argümanların bu kriterlerin neresinde durduğunu on yıllardır titizlikle inceliyor. Dünyanın en önde gelen evrimsel biyologlarından biri olan Richard Dawkins, evrimin bir "tahmin" değil, gözlemlenen bir gerçek olduğunu vurgularken, ona karşı çıkanların bilimsel yöntemle olan kopukluğunu şu sözlerle dile getirir: "Evrim, yerçekimi kadar gerçektir. Evrim karşıtı argümanların temel sorunu, veriye dayalı bir alternatif sunmak yerine, mevcut teorideki -bilimin doğası gereği var olan- boşlukları birer çöküş kanıtı gibi sunmalarıdır. Bilim, bilmediğini kabul edip araştırmaya devam eder; ancak evrim karşıtı argümanlar, 'anlamadığımız her şeyi bir tasarımcıya atfedelim' diyerek bilimsel merakı sonlandırır. Bu, bilimin değil, dogmanın dilidir."
İNDİRGENEMEZ KARMAŞIKLIK VE BİLİMİN SINIRLARI"Bir sistemin parçalarından biri çıkarıldığında işlevini yitirmesi, o sistemin kademeli evrimle oluşamayacağı anlamına mı gelir? Doğa, 'parçaları yeniden amaçlandırma' yöntemiyle bu mantığı sarsıyor." Evrim karşıtı literatürün son yıllardaki en popüler bilimsel görünümlü argümanı "İndirgenemez Karmaşıklık" (Irreducible Complexity) kavramıdır. Bu kavramın öncüsü olan biyokimyacı Michael Behe, "Darwin’in Kara Kutusu" adlı eserinde, bazı biyolojik yapıların (örneğin bakteriyel kamçı veya kan pıhtılaşma mekanizması) o kadar karmaşık olduğunu ve tüm parçaları aynı anda orada olmadan çalışamayacağını iddia eder. Behe’ye göre bu yapılar, kademeli bir doğal seçilimle oluşamaz; dolayısıyla tasarlanmış olmalıdırlar. Behe bu durumu şöyle açıklar: "Eğer bir sistemin işlev görebilmesi için çok sayıda etkileşen parçanın bir arada bulunması gerekiyorsa ve bu parçalardan herhangi birinin eksikliği sistemi çalışamaz hale getiriyorsa, bu sistemin evrimsel bir süreçle, yani öncül aşamalardan geçerek oluşması imkânsızdır. Bu, evrimin açıklayamadığı biyokimyasal bir sınırdır."
Ancak bilim dünyası, Behe’nin bu iddiasını "ekzaptasyon" (exaptation) kavramıyla çürütmüştür. Ekzaptasyon, bir işlev için evrimleşen bir yapının, zamanla tamamen farklı bir işlev için devşirilmesidir. Örneğin, bugün uçmaya yarayan tüylerin başlangıçta sadece ısı yalıtımı için evrimleştiği kanıtlanmıştır. Brown Üniversitesi’nden moleküler biyolog ve tanınmış bir bilim savunucusu olan Kenneth R. Miller, Behe’nin "fare kapanı" benzetmesine (bir parçası eksik olursa fare yakalayamaz) karşı şu çarpıcı yanıtı verir: "Behe'nin fare kapanı örneği hatalıdır. Eğer fare kapanından bir parçayı çıkarırsanız fare yakalayamazsınız, bu doğrudur. Ancak o parçayı çıkarınca elinizde 'bozuk bir fare kapanı' kalmaz; elinizde mükemmel bir kravat iğnesi kalır. Doğada sistemler böyle çalışır; bir işlev için yetersiz kalan bir parça, başka bir işlev için hayati öneme sahip olabilir. Bakteriyel kamçı üzerinde yapılan genetik araştırmalar, kamçının bazı parçalarının aslında başka bakterilerde zehir enjekte etmek için kullanılan birer protein pompası olduğunu göstermiştir. Karmaşıklık, tasarımın değil, birikimli bir mühendisliğin sonucudur."
Yerli bilim dünyasında evrimsel biyolojinin en önemli savunucularından biri olan Prof. Dr. Ali Demirsoy da konuya dair metodolojik bir çerçeve çizer. Demirsoy, evrim karşıtı söylemlerin bilimsel bir teori olma niteliği taşımadığını şu şekilde ifade eder: "Bilim, 'neden' sorusundan ziyade 'nasıl' soruyusuyla ilgilenir. Evrim karşıtı argümanlar, 'bu sistem çok mükemmel, o halde tasarlanmıştır' diyerek bir sonuç cümlesi kurarlar. Oysa bilimde sonuç cümlesi araştırmanın sonunda değil, binlerce deneyin sonucunda söylenir. Eğer bir yaratılış teorisinden bahsedeceksek, bunun laboratuvarda test edilebilir, öngörülebilir ve her şeyden önemlisi yanlışlanabilir olması gerekir. Evrim teorisi, fosil kayıtlarından DNA dizilimlerine kadar her gün binlerce kez test edilmekte ve her seferinde doğrulanmaktadır. Evrim karşıtı iddialar ise sadece birer felsefi itiraz niteliğindedir." Felsefi açıdan bakıldığında, evrim karşıtı argümanların çoğu "Boşlukların Tanrısı" (God of the Gaps) olarak bilinen bir mantık hatasına düşer. Bu mantığa göre, bilimin henüz açıklayamadığı her boşluk, bir tasarımcının varlığına kanıt olarak sunulur. Ancak bilim tarihi, dün "mucize" veya "açıklanamaz" denilen pek çok fenomenin (yıldırımlar, hastalıklar, gezegen hareketleri) bugün doğal yasalarla açıklandığı bir başarı öyküsüdür. Sonuç olarak, evrim karşıtı argümanlar popüler kültürde ve inanç dünyasında geniş bir yer bulsa da, akademik ve bilimsel bir geçerliliğe sahip değildir. Bilimsel yöntem, "tasarım" gibi dışsal ve gözlemlenemeyen müdahaleleri denkleme katmaz; çünkü bu, bilimin kendi kurallarını ihlal etmesi anlamına gelir. Üniversite gençliği için bu tartışmayı anlamak, sadece biyolojik bir bilgi edinmek değil, aynı zamanda bilimin ne olduğu ve ne olmadığı arasındaki o keskin sınırı kavramaktır. Evrim, doğanın kendi içindeki muazzam yaratıcılığını ve uyum yeteneğini gösteren, kanıtlarla örülü bir destandır. Bu destanı anlamak için ihtiyacımız olan şey dogmalar değil, mikroskoplar ve eleştirel bir akıldır.