"Kozmik bir piyanonun başında oturduğunuzu ve önünüzde binlerce tuş olduğunu hayal edin; yaşamın oluşması için her bir tuşa tam olarak doğru tonda ve sırayla basılması gerekiyor. Modern fizik, evrenimizin işte tam da böyle bir senfoni olduğunu kanıtlıyor."
Geceleri gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz uçsuz bucaksız boşluk, aslında hassas dengeler üzerine kurulu devasa bir laboratuvar gibidir. Modern astrofizik ve kozmoloji, evrenin sadece var olabilmesi için değil, aynı zamanda yaşamı barındırabilmesi için de inanılmaz derecede "şanslı" göründüğünü ortaya koyuyor. Bilim dünyasında "İnce Ayar" (Fine-Tuning) olarak bilinen bu fenomen, evrenin temel fiziksel sabitlerinin ve başlangıç koşullarının, karbon tabanlı yaşamın ortaya çıkmasına izin verecek dar bir aralıkta bulunmasını ifade eder. Eğer bu sabitlerden biri bile saç teli kadar farklı olsaydı, ne yıldızlar oluşur ne de galaksiler bir arada durabilirdi.
İnce ayar tartışmalarının temelinde yatan en sarsıcı unsurlardan biri, evrenin başlangıcındaki genişleme hızıdır. Bu hız o kadar kritiktir ki, ufak bir sapma evrenin daha bebeklik aşamasında yok olması demektir. Ünlü astrofizikçi Stephen Hawking, bu durumu "Zamanın Kısa Tarihi" adlı eserinde ve sonraki çalışmalarında şöyle açıklar:
"Eğer evrenin genişleme hızı, Büyük Patlama'dan (Big Bang) bir saniye sonra, milyar kere milyarda bir oranında dahi daha yavaş olsaydı, evren kendi içine çöker ve bugünkü durumuna asla ulaşamazdı. Öte yandan, eğer bu hız aynı oranda daha fazla olsaydı, madde o kadar hızlı dağılırdı ki ne galaksiler ne de yıldızlar yoğunlaşıp oluşabilirdi."
Bu kritik dengenin yanı sıra, doğanın dört temel kuvveti arasındaki oranlar da hayret vericidir. Özellikle atom çekirdeklerini bir arada tutan "Güçlü Nükleer Kuvvet", yaşamın kimyasal altyapısını kuran ana unsurdur. Eğer bu kuvvet mevcut değerinden sadece %2 daha zayıf olsaydı, hidrojen dışında hiçbir element oluşamazdı; çünkü protonlar birbirine bağlanamazdı. Öte yandan %2 daha güçlü olsaydı, yıldızların yakıtı olan hidrojen o kadar hızlı tükenirdi ki, dünya benzeri gezegenlerde yaşamın evrilmesi için gereken milyarlarca yıllık süre asla sağlanamazdı.
"Evrenin başlangıç koşullarındaki inanılmaz düşük entropi ve fiziksel sabitlerin mucizevi uyumu, tesadüf kavramının matematiksel sınırlarını çoktan aşmış durumdadır."
Matematiksel olarak bakıldığında, yaşamın ortaya çıkması için gereken bu hassasiyet, bir kum tanesini koskoca bir sahrada tek bir denemede bulmaya benzer. Ancak buradaki olasılıklar kum tanelerinden çok daha fazladır. Ünlü İngiliz matematikçi ve fizikçi Sir Roger Penrose, evrenin başlangıcındaki "düşük entropi" (düzenlilik) durumunun hassasiyetini hesaplamış ve ortaya çıkan rakamı şöyle tanımlamıştır:
"Evrenin düşük entropili başlangıç halinin tesadüfen oluşma olasılığı, 10 üzeri 123'te bir ihtimaldir. Bu rakamı kağıda dökmek isterseniz, tüm evrendeki atomların üzerine birer sıfır yazsanız bile bu sayıyı tamamlayamazsınız. Bu durumun tesadüfle açıklanması, mantıksal ve matematiksel olarak imkânsıza yakındır."
Bu noktada bilim dünyası iki ana felsefi ve bilimsel kampa ayrılmaktadır. Bir grup, bu hassasiyeti evrenin bilinçli bir tasarımın ürünü olduğunun kanıtı olarak görürken; diğer grup, "Çoklu Evrenler" (Multiverse) teorisini savunmaktadır. Çoklu evrenler teorisine göre, aslında sonsuz sayıda, farklı fizik yasalarına sahip evren vardır. Bizler sadece, piyangonun bize vurduğu, yani yaşam için gerekli ayarların tam olarak tuttuğu o nadir evrenlerden birinde bulunmaktayız. Yani biz evreni çok özel buluyoruz çünkü zaten başka türlü bir evrende yaşıyor olup bunu sorguluyor olamazdık. Ancak bu teori, henüz gözlemlenebilir bir kanıta sahip olmadığı için "bilimsel bir inanç" olmaktan öteye geçememektedir.
Astrofiziğin öncülerinden Sir Fred Hoyle, başlangıçta ateist bir dünya görüşüne sahip olmasına rağmen, karbon atomunun oluşumu sırasındaki inanılmaz "rezonans" seviyelerini keşfettiğinde sarsılmış ve şu meşhur yorumu yapmıştır:
"Verilerin tarafsız bir yorumu, süper bir zekânın fizik, kimya ve biyoloji ile 'oynadığını' ve doğada bahsetmeye değer kör bir güç olmadığını göstermektedir. Hesaplamalardan elde edilen sayılar bana o kadar baskın geliyor ki, bu sonucu tartışmaya dahi gerek görmüyorum. Yıldızların içinde karbonun üretilmesi için gereken enerji seviyelerinin bu kadar hassas olması, evrenin yaşamı beklediğinin bir kanıtıdır."
Yerli bilim dünyasında bu konuyu en derinlemesine inceleyen isimlerden biri olan Prof. Dr. Caner Taslaman da evrenin bu rasyonel yapısına dikkat çeker. Taslaman, ince ayarın sadece biyolojik yaşamın varlığı için değil, aynı zamanda evrenin insan zihni tarafından "anlaşılabilir" olması için de bir zemin oluşturduğunu savunur:
"Eğer fiziksel yasalar biraz daha kaotik veya sabitler biraz daha farklı olsaydı, sadece yaşam yok olmakla kalmaz, bilim yapmamıza olanak sağlayan düzenlilik de ortadan kalkardı. Evrenin bu kadar 'okunabilir' olması, onun rastgele bir patlamanın değil, bir aklın ürünü olduğunun en güçlü göstergesidir."
Kozmolojik sabit (Karanlık Enerji yoğunluğu) üzerindeki ince ayar ise bilim insanlarını en çok zorlayan konulardan biridir. Bu değer, modern fiziğin en hassas ayarıdır. Nobel ödüllü fizikçi Steven Weinberg, bu değerin 10 üzeri 120'de bir oranında bir hassasiyete sahip olduğunu belirtir. Bu, bir hedefi evrenin diğer ucundan, milimetrenin milyarda biri kadar bir hata payıyla vurmaya benzer. Eğer karanlık enerji biraz daha yoğun olsaydı, evren galaksiler oluşamadan dağılır giderdi; biraz daha az olsaydı, evren anında kendi içine çökerdi.
Sonuç olarak bilim, son elli yılda elde ettiği verilerle bize evrenin rastgele bir patlamanın sonucunda oluşan darmadağınık bir yapı olmadığını fısıldıyor. Aksine, her bir parçası milimetrik hesaplarla birbirine bağlanmış, devasa bir sistemle karşı karşıyayız. Işığın hızı, elektronun kütlesi, kütleçekim sabiti veya atomik bağlar... Bu değerlerin her biri, sanki yaşamın sahneye çıkması için milyarlarca yıl önceden ayarlanmış birer kontrol düğmesi gibi çalışıyor. Bilim bu ayarların "nasıl" olduğunu hassas ölçümlerle açıklasa da, "neden" bu kadar hassas oldukları sorusu, 21. yüzyıl gençliğinin ve bilim dünyasının önündeki en büyük kozmik gizem olarak durmaya devam ediyor.
Yaşamın bu kozmik kumar masasında kazandığı zafer, tesadüf olamayacak kadar görkemli ve anlamlı görünüyor. Belki de evren, Einstein’ın da dediği gibi; "Zar atmayan bir gücün" en büyük sanat eseridir.