Doğu’nun karanlık labirentlerinde yankılanan o radikal ses, bir asır önce aklın meşalesini yaktı. Cumhuriyetin açtığı bu muazzam özgürlük alanı, sadece bir devlet değil, inancın özündeki rasyonaliteyi yani akılcılığı keşfeden yepyeni bir insan tipi inşa etti.
İnsanlık tarihi, büyük devrimlerin sadece meydanlarda değil, asıl zihinlerde gerçekleştiğini bizlere defalarca kanıtlamıştır. 20. yüzyılın başında, dogma yani sorgulanmadan kabul edilen inançlar sarmalında boğulan İslam coğrafyası için Mustafa Kemal Atatürk’ün başlattığı hamle, bir yönetim biçimi değişikliğinden çok daha fazlasıydı; bu, devasa bir aydınlanma laboratuvarının ilk deneyiydi. Bu laboratuvarda test edilen şey, dinin bir baskı aracı olmaktan çıkarılıp bireyin vicdanına yani iç dünyasındaki adalet terazisine emanet edilmesiydi. Atatürk, laikliği inşa ederken aslında bir "ayrılık duvarı" örmüş ve bilimi bu duvarın güvenli tarafına, dogmaların ulaşamayacağı bir alana yerleştirmişti. Bu seküler yani dünyevi düzen, zamanla meyvelerini vermeye başladı ve İslam'ın özündeki o kayıp akılcılığı arayan modern reformcuların yetişeceği yegâne iklimi sağladı.
Tarih biliminin yaşayan efsanelerinden biri olan ve Galatasaray University (Galatasaray Üniversitesi) bünyesinde akademik çalışmalarını sürdüren İlber Ortaylı, bu süreci şu çarpıcı sözlerle niteler: “Atatürk, Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi olmaktan çıkarıp, dünya medeniyetinin bir parçası haline getiren tek liderdir.” Bu medeniyet hamlesi, sadece alfabe ya da kıyafetle sınırlı kalmamış, teolojik yani dini düşüncenin de prangalarından kurtulmasına zemin hazırlamıştır. Bugün Yaşar Nuri Öztürk’ün Kur’an’daki akılcılığa yaptığı vurgu veya İhsan Eliaçık’ın adalet odaklı İslam okumaları, ancak Cumhuriyet’in sağladığı bu demokratik ve özgürlükçü zemin üzerinde yükselebilirdi. Eğer Atatürk’ün açtığı o seküler kapı olmasaydı, bu isimlerin bugün tartıştığı "uydurulmuş din" ile "indirilmiş din" arasındaki o keskin ayrım, henüz fikir aşamasındayken bağnazlığın yani aşırı tutuculuğun karanlığında boğulup giderdi.
Kökleri Cumhuriyetin rasyonel topraklarında filizlenen modern İslam düşüncesi, dogmanın paslı zincirlerini kırıyor. Atatürk’ün "çağdaş uygarlık" hedefi, bugün vicdan özgürlüğünün ve bilimsel merakın en büyük referans noktası haline gelmiştir.
Atatürk’ün miras bıraktığı bu laboratuvarın en ilginç çıktısı, inancı reddeden değil, inancı akılla barıştıran bir kuşağın doğmasıdır. Yaşar Nuri Öztürk, hayatı boyunca deizm yani bir yaratıcıya inanıp kurumsal dinleri reddetme eğilimi ile dindarlık arasındaki o ince çizgide yürürken, aslında Atatürk’ün rasyonaliteye yani akılcılığa verdiği önemi dini bir literatürle yeniden yorumluyordu. Öztürk, dinin bir hurafe yığını değil, bir ahlak felsefesi olduğunu savunurken aslında Cumhuriyetin laik eğitim sisteminden aldığı o berrak mantığı kullanıyordu. Bu durum, İslam dünyasının diğer bölgelerinde görülen kaotik yani karmaşık ve düzensiz yapıdan çok farklıdır. Sizin her zaman vurguladığınız gibi, düzensizlikte çok emekle az iş yapılır; ancak Atatürk’ün kurduğu o planlı laik sistem, az emekle çok iş üreten, net düşünen ve özgürce tartışabilen zihinlerin önünü açmıştır.
Dünyaca ünlü tarihçi ve Princeton University (Princeton Üniversitesi) profesörü Bernard Lewis, İslam dünyasındaki bu özgün değişimi fark ederek şu tespiti yapmıştır: “Türkiye, İslam dünyasında laikliği deneyen ve bunda başarılı olan tek ülkedir; bu başarı modernleşmenin bir lüks değil, bir zorunluluk olduğunu kanıtlar.” Lewis’in bu sözü, Türkiye’deki reformcu damarın neden bu kadar güçlü olduğunu açıklar. İhsan Eliaçık gibi isimlerin mülkiyet ve adalet üzerinden yaptığı radikal okumalar, aslında Atatürk’ün halkçılık ve devletçilik ilkelerinin dini bir vicdanla yeniden harmanlanmasıdır. Bu isimler, dinin bilimle ve çağdaş dünyayla barışabileceğini savunurken, aslında referanslarını Atatürk’ün belirlediği "muasır medeniyet" yani çağdaş uygarlık seviyesinden almaktadırlar. Onlar için bilim bir tehdit değil, Tanrı’nın evrene koyduğu o muazzam düzeni keşfetme aracıdır.
Bilimsel düşüncenin en ateşli savunucularından biri olan ve İstanbul Technical University (İstanbul Teknik Üniversitesi) bünyesinde yer bilimleri alanında çığır açan Celal Şengör, aklın üstünlüğünü vurgularken şunu belirtir: “Bilim, her şeyi sorgulayabilme yeteneğidir; sorgulamanın olmadığı yerde sadece karanlık vardır.” Atatürk’ün mirası işte bu sorgulama yeteneğini toplumun DNA’sına kodlamıştır. Bugün İslam dünyasının dört bir yanındaki reform sancıları, aslında Türkiye’nin 100 yıl önce gerçekleştirdiği bu büyük başarının yankılarıdır. Arabistan’dan Afganistan’a kadar uzanan coğrafyada gençlerin "özgür vicdan" ve "bilimsel düşünce" çığlıkları, rotasını Türkiye’nin parlayan fenerine kırmaktadır. Çünkü bu coğrafyada yaşayan insanlar artık biliyorlar ki; inanç ile bilim arasındaki o kavganın tek galibi, Atatürk’ün o dahi zekasıyla tasarladığı laik ve demokratik hukuk devletidir.
Sonuç olarak, Türkiye’deki aydınlanma laboratuvarı hâlâ çalışmaya ve yeni keşifler üretmeye devam ediyor. Yaşar Nuri Öztürk ve İhsan Eliaçık gibi isimler, bu laboratuvarın yetiştirdiği ve belki de değerleri gelecekte çok daha iyi anlaşılacak olan fikir öncüleridir. Atatürk’ün 100 yıl önce ektiği o özgürlük tohumları, bugün İslam’ın özündeki akılcılığı yeniden yeşertirken; bilimi, laikliği ve vicdan özgürlüğünü birer "Tanrısal hak" olarak gören yeni bir bilincin temelini atmaktadır. Bu bilinç, sadece Türkiye’nin değil, tüm Doğu’nun karanlığını dağıtacak olan o büyük enerjinin ta kendisidir. Gençler bu mirasa sahip çıktıkça, aklın ve bilimin ışığı her geçen gün daha parlak yanacaktır.