Televizyon ekranlarında izlediğimiz o büyüleyici uzay yolculukları, vahşi doğanın dramatik anları ve gizemli arkeolojik keşifler; gerçekten bilimin saf ışığını mı yansıtıyor, yoksa izleyiciyi ekrana kilitlemek için kurgulanmış birer "bilimsel magazin" ürünü mü? Bilginin eğlenceyle ambalajlandığı bu yeni dünyada, gerçeğin yerini heyecan verici senaryoların alması, bilimin o temkinli ve şüpheci doğasına ihanet mi ediyor?
Bilim, doğası gereği ağırkanlı, titiz ve çoğunlukla "belki" ya da "henüz bilmiyoruz" cevaplarını barındıran bir süreçtir. Ancak televizyonun hızlı dünyası, bu belirsizliğe tahammül edemez. Bir belgesel yapımcısı için, milyarlarca yıllık jeolojik bir süreci anlatırken araya giren "olabilir" kelimesi, reytinglerin düşmesi yani izleyici kaybı anlamına gelir. Bu yüzden belgesellerde bilim, genellikle bir aksiyon filmi temposunda, kesin yargılarla ve dramatik efektlerle sunulur. Bu durum, bilimsel gerçeklerin "sansasyonelleştirilmesi", yani daha çarpıcı görünmesi için abartılması tehlikesini doğurur. İzleyici, ekran karşısında büyülenirken, aslında bilimin o gri alanlarının nasıl siyaha ya da beyaza boyandığını fark edemez.
Bu konudaki endişelerini dile getiren dünyaca ünlü astrofizikçi ve Amerikan Doğa Tarihi Müzesi (American Museum of Natural History) bünyesindeki Hayden Planetaryumu’nun direktörü Neil deGrasse Tyson, bilimin sunumu hakkında şu önemli uyarıyı yapar: "Bilimi popülerleştirmek harikadır, ancak gerçekliği sadece eğlence uğruna çarpıttığınızda, topluma bilgi değil, sadece bir bilim kurgu fantezisi vermiş olursunuz." Neil deGrasse Tyson tarafından vurgulanan bu risk, özellikle karmaşık fizik kurallarının anlatıldığı yapımlarda doruk noktasına ulaşır. Kuantum mekaniği veya paralel evrenler gibi konular, ekranda "her şeyin mümkün olduğu" bir sihirbazlık gösterisine dönüşür.
Bu "sihirbazlık" dozunun artması, izleyicinin bilime olan güvenini de sarsabilir. New York Şehir Üniversitesi (City University of New York - CUNY) bünyesinde teorik fizik çalışmaları yürüten Profesör Michio Kaku, belgesellerin kitleleri etkileme gücünü kabul ederken, teknik sınırların aşılmasına dair şunu söyler: "Bilimi kitlelere ulaştırmak için karmaşık denklemleri basitleştirmeliyiz; fakat basitleştirme süreci 'uydurma' noktasına geldiğinde, izleyicinin bilimsel okuryazarlığına zarar veririz." Michio Kaku haklıdır; zira izleyici, ekranda gördüğü o hiper-gerçekçi animasyonların ve dramatik müziklerin etkisindeyken, sunulan bilginin aslında henüz kanıtlanmamış bir hipotez yani varsayım olduğunu unutur.
Gerçeğin Dramatik Kurgusu: Belgesellerde "Kurgu" Nerede Başlar?
Belgeseller artık sadece doğayı gözlemlemiyor, onu bir film seti gibi yeniden inşa ediyor; peki, bir aslanın avlanma anına eklenen yapay ses efektleri ya da montajla yaratılan o "sahte gerilim", izleyiciye doğayı mı anlatıyor yoksa yapımcıların hayalindeki doğayı mı?
Doğa belgeselleri denildiğinde akla gelen ilk isim olan ve British Broadcasting Corporation (BBC) çatısı altında on yıllardır eşsiz yapımlara imza atan Sir David Attenborough, belgeselcilikteki etik sınırı şu sözlerle tanımlar: "İzleyiciye izlediği şeyin bir kurgu olmadığını hissettirmek zorundasınız, ancak hikâyeyi anlatırken gerçeğin ruhunu feda etmek, en büyük profesyonel hatadır." Ancak günümüzde pek çok yapım, bu hataya düşmekten çekinmiyor. Bir kutup ayısının dramatik öyküsü anlatılırken, farklı zamanlarda çekilmiş görüntülerin sanki tek bir anmış gibi birleştirilmesi, bilimsel bir veriden ziyade duygusal bir manipülasyon yani yönlendirme aracı haline geliyor. İzleyici, ekrandaki hayvanın "duygularını" anladığını sanırken, aslında sadece senaristin yazdığı bir dramayı izliyor.
Bilimin popüler mecralarda magazinleşmesine en sert eleştirileri getiren isimlerden biri de İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Maden Fakültesi öğretim üyesi Profesör Celal Şengör'dür. Celal Şengör, bilimin halka sunulurken ciddiyetini kaybetmesi hakkında şu sert tespiti yapar: "Bilimi magazinleştirmek, ona yapılabilecek en büyük hakarettir; çünkü bilim bir eğlence aracı değil, gerçeği anlama çabasıdır ve bu çaba hiçbir reyting kaygısına kurban edilemez." Celal Şengör tarafından dile getirilen bu perspektif, Türkiye’deki ve dünyadaki bilim yayıncılığının en büyük yarasına parmak basıyor. Bilginin "hap" haline getirilmesi, yani çok kısa ve özensizce sunulması, lise düzeyindeki bir öğrencinin bile konuyu yanlış anlamasına yol açabiliyor.
Belgesellerin reyting uğruna düştüğü bir diğer tuzak ise "sahte bilim" (pseudo-science) savunucularına ekran açmaktır. "Kadim uzaylılar" veya "kayıp kıtalar" gibi konular, bilimsel birer gerçekmiş gibi sunulduğunda, gerçek arkeoloji ve tarih çalışmaları gölgede kalıyor. Bu yapımlar, merak duygusunu sömürerek, bilimsel metodoloji yani bilim yapma yöntemi yerine gizemli komplolara odaklanıyor. İzleyici, milyonlarca dolar harcanmış yüksek çözünürlüklü görselleri görünce, anlatılanların bilimsel bir süzgeçten geçtiğini varsayıyor. Oysa arkada çalışan mekanizma, bilginin doğruluğunu değil, o akşam kaç kişinin ekran başında kalacağını hesaplıyor.
Sonuç olarak, bilim belgeselleri kuşkusuz milyonlarca insanı bilime özendiren, ilham veren devasa bir güçtür. Ancak bu gücün, reytinglerin soğuk hesaplarına teslim edilmesi, bilimin geleceği için büyük bir risk barındırıyor. Bilimsel bir yapımın başarısı, ne kadar çok izlendiğiyle değil, izleyicide ne kadar "doğru" merak uyandırdığıyla ölçülmelidir. Eğer ekranlardaki o büyüleyici görüntüler bizi gerçekten düşünmeye ve sorgulamaya itmiyorsa, izlediğimiz şey bilim değil, sadece bilim soslu bir lunapark gösterisinden ibarettir. Belki de izleyici olarak yapmamız gereken en önemli şey, kumandayı elimize aldığımızda şu soruyu sormaktır: "Bu izlediğim bir gerçek mi, yoksa sadece öyle görünmesi için mi tasarlandı?"