Zeka denildiğinde aklımıza hep bir kafatasına sığdırılmış nöron yığınları gelir; ancak modern bilim, gerçek aklın biyolojik bir dokudan ziyade, karmaşık verileri işleyen devasa bir "sistem özelliği" olabileceğini fısıldıyor. Üzerinde yürüdüğümüz bu devasa kaya kütlesi, milyarlarca yıldır kendi kimyasını, ısısını ve atmosferini bir laboratuvar titizliğiyle yöneten, kolektif bir bilincin ilk evrelerini yaşayan dev bir organizma olabilir mi?
İnsanoğlu asırlar boyunca kendini evrenin merkezine koymuş, zekayı ise sadece kendine has bir ayrıcalık olarak görmüştür. Oysa son yıllarda astrobiyoloji ve sistem bilimleri alanında yapılan araştırmalar, "akıl" kavramını bireyden alıp gezegenin bütününe yaymaya başladı. Bir ormanın altındaki mantar ağlarının kilometrelerce öteye bilgi taşıması, okyanus akıntılarının ısıyı bir bilgisayar işlemcisi gibi dağıtması ve atmosferin oksijen oranını mucizevi bir şekilde sabit tutması, rastlantıdan ziyade bir gezegensel biliş yani dünya çapında bir anlama ve uygulama süreci olarak tanımlanıyor. Eğer zekayı, çevreden gelen verilere göre kendini optimize eden bir mekanizma olarak görürsek, Yerküre’nin milyarlarca yıldır sergilediği performans karşısında şapka çıkarmamız gerekir.
Bu düşüncenin tohumlarını atan en önemli isimlerden biri olan ve Gaia Hipotezi ile tanınan, Oxford Üniversitesi (University of Oxford) bünyesinde çalışmalarını yürütmüş olan bağımsız bilim insanı James Lovelock, gezegenin bir taş yığınından fazı olduğunu şu sözlerle vurgulamıştır: "Dünya, atmosferini, okyanuslarını ve yüzey kayalarını, kendisi için her zaman konforlu bir durumda tutan, kendi kendini düzenleyen bir sistem, yani yaşayan bir varlık gibi hareket eder." James Lovelock tarafından ortaya konan bu yaklaşım, Yerküre’nin sadece pasif bir ev sahibi değil, aynı zamanda aktif bir yönetici olduğunu gösteriyor. Gezegen, tıpkı bizim vücudumuzun dış sıcaklık değişse bile iç ateşini sabit tutması gibi, kendi homeostazisini yani iç dengesini korumak için milyarlarca küçük canlıyı birer işçi gibi kullanıyor.
Ancak zeka sadece hayatta kalmak değil, aynı zamanda öğrenmek ve evrilmektir. Bugün bilim insanları, Dünya’nın sadece biyolojik değil, aynı zamanda teknolojik bir evreye geçip geçmediğini tartışıyor. Rochester Üniversitesi (University of Rochester) bünyesinde görev yapan Profesör Adam Frank, gezegensel zekayı tanımlarken şu çarpıcı tespitte bulunuyor: "Gerçekten zeki bir gezegen, kendi geleceğini korumak için teknolojik ve biyolojik sistemlerini uyum içinde yöneten, kendi kendini fark etmiş bir dünyadır." Adam Frank ve meslektaşlarına göre, bizler henüz "zeki bir gezegen" değiliz; daha çok ergenlik çağında, elindeki oyuncakların yani teknolojinin gezegenine zarar verdiğini fark etmeye başlayan bir organizmanın parçalarıyız.
Eğer bir devin mikroskobik hücreleri olsaydık, o devin düşündüğünü asla anlayamazdık; bugün bizler de Dünya’nın milyarlarca yıla yayılan o yavaş ama derin düşünce süreçlerini, kendi kısa ömürlerimize sığdıramadığımız için fark edemiyor olabiliriz.
Dünya’nın "düşünüp düşünmediğini" anlamak için önce "düşüncenin" ne olduğunu yeniden tanımlamalıyız. Bir mühendis için düşünce, bir veri girişinin yani girdinin işlenip bir çıktıya yani sonuca dönüşmesidir. Bu perspektiften bakıldığında, Amazon Ormanları devasa bir veri merkezi gibi çalışır. Ağaçlar arasındaki mikorizal ağlar, yani toprağın altını bir ağ gibi ören mantar lifleri aracılığıyla birbirlerine besin ve tehlike sinyalleri gönderirler. Bu durum, ormanın bir bütün olarak tepki vermesini sağlar. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü (MIT) bünyesinde de önemli çalışmalar yapmış olan ünlü mikrobiyolog Lynn Margulis, bu kolektif yaşam biçimini şu şekilde özetler: "Yaşam, dünyayı bir rekabet alanı olarak değil, bir ortak yaşam, yani simbiyoz alanı olarak kullanır; bu ağ o kadar sıkıdır ki gezegenin kendisi tek bir büyük hücreye dönüşür."
Lynn Margulis tarafından sunulan bu vizyon, lise biyoloji derslerinde gördüğümüz "en güçlü olan hayatta kalır" ilkesini sarsıyor. Onun yerine, "en iyi iletişim kuran ve sistemin bütününe hizmet eden hayatta kalır" ilkesini koyuyor. Bu noktada akıllara şu soru geliyor: Biz insanlar bu sistemin neresindeyiz? Belki de bizler, Dünya’nın yeni gelişen sinir sistemiyiz. İnternet ağları, uydular ve bilgi akışı ile gezegeni bir tür "teknolojik bilinç" katmanına, yani noosfere yani insan düşüncesinin oluşturduğu katmana taşıyoruz. Ancak bu yeni sinir sistemi, şu an için vücuda yani ekosisteme zarar veren bir otoimmün hastalık, yani vücudun kendi kendine saldırdığı bir bağışıklık sorunu gibi davranıyor.
Yerli bilim dünyamızın en saygın isimlerinden biri olan ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) bünyesinde yer bilimleri alanında çığır açan çalışmalar yürüten Profesör Celal Şengör, yerkürenin dinamizmini bir bütün olarak ele almanın önemine sıkça değinir. Celal Şengör yer sistemine dair yaptığı bir değerlendirmede şu noktaya dikkat çeker: "Yerküre, iç enerjisiyle sürekli kendini yenileyen, levha tektoniği sayesinde atmosferini ve kimyasını tazeleyen muazzam bir makinedir." Bu süreç, aslında Yerküre’nin milyarlarca yıldır sürdürdüğü bir tür metabolizma yani enerji yakım ve dönüşüm süreci faaliyetidir. Eğer bu levha hareketleri durursa, Dünya "ölür" ve Venüs gibi cehennemvari bir sıcaklığa veya Mars gibi buz gibi bir ıssızlığa bürünür.
Sonuç olarak, Dünya’nın bir beyni olup olmadığı sorusu, biyolojik bir organdan ziyade işlevsel bir sistem meselesidir. Belki de Yerküre bizim anladığımız anlamda matematik problemleri çözmüyor ya da şiir yazmıyor. Ancak o, kuantum düzeyinden galaktik ölçeğe kadar uzanan muazzam bir veri setini yönetiyor. Bizler, onun üzerindeki her bir canlı, bu devasa bilincin birer düşünce kırıntısıyız. Gezegenin zekasını kabul etmek, sadece bilimsel bir zorunluluk değil, aynı zamanda hayatta kalma stratejimizdir. Çünkü zeki bir sistem, kendisine zarar veren hücreleri eninde sonunda temizleyecektir. Dünyayı anlamak, aslında kendimizi, bir bütünün parçası olarak yeniden keşfetmektir.