Bir rahibin cübbesi altında saklanan modern bilim zihniyeti, dünyayı nasıl karanlıktan kurtarıp aklın ve sekülerizmin ışığına taşıdı? Roger Williams’ın sessiz devrimi, bugün üzerinde yükseldiğimiz özgür düşünce kalesinin ilk taşlarını nasıl döşedi?
Tarihin tozlu sayfaları arasında, bazen bir ismin yarattığı yankı, yazdığı binlerce sayfadan daha derin izler bırakır. 17. yüzyılın o boğucu ve dogmatik yani kanıt aramaksızın körü körüne inanılan düşünce kalıplarıyla örülü atmosferinde, Roger Williams adında bir rahip, alışılagelmişin çok dışında bir ses yükseltti. Williams, sadece dini bir figür değil, aynı zamanda bir sosyal mühendis ve metodolojik yani yöntem odaklı düşünen bir bilim insanı gibi hareket ediyordu. O dönemde kilise ve devletin ayrılmaz bir bütün olduğu, inancın ise kılıç zoruyla dikte edildiği bir düzende Williams, Tanrı’nın karakterinin ancak tam bir özgürlükle anlaşılabileceğini savunarak bağnazlığın surlarında ilk büyük çatlağı açtı. Onun bu duruşu, modern bilimin ihtiyaç duyduğu o tarafsız ve seküler yani dünyevi, dinden bağımsız alanı yaratan en güçlü kıvılcımlardan biri oldu. Williams’a göre Tanrı, insanı özgür iradeli bir varlık olarak yaratmıştı ve bu iradeye yapılan her müdahale, aslında ilahi düzene karşı bir suçtu.
Bilim dünyasının en büyük zihinlerinden biri olan ve MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) bünyesinde dilbilim ve felsefe alanında devrim yapan Noam Chomsky, özgür düşüncenin toplumsal önemini vurgularken adeta Williams’ın asırlar önceki çığlığını destekler: “Eğer nefret ettiğimiz insanlar için ifade özgürlüğüne inanmıyorsak, ona hiç inanmıyoruz demektir.” Williams tam da bunu yapmıştı; kendi inancından olmayanların, hatta ateistlerin yani Tanrı’nın varlığını reddedenlerin bile toplumda eşit haklara sahip olması gerektiğini savunmuştu. Bu, o dönem için sadece teolojik yani dini bir değişim değil, aynı zamanda rasyonel yani akılcı bir toplum inşasıydı. Bilgiye ulaşmanın yolunun otoriteye itaatten değil, özgür gözlemden geçtiğini fark eden Williams, modern antropolojinin yani insan biliminin ilk örneklerinden birini sergileyerek yerli halkların dilini ve kültürünü bir bilim insanı titizliğiyle inceledi.
Gerçek bir inanç ancak tam bir özgürlük ortamında yeşerir; tıpkı bilimin ancak dogmalardan arındığında meyve vermesi gibi. Williams’ın inşa ettiği “ayrılık duvarı”, aklın zincirlerini kıran bir mühendislik harikasıdır.
Roger Williams’ın düşünce dünyasında, din ve bilim arasındaki ilişki bir çatışma değil, bir görev paylaşımıydı. O, vicdanın sadece Tanrı’ya hesap verebileceğini söylerken, devletin ve bilimin de kendi yasalarıyla yönetilmesi gerektiğini savundu. Bu ayrım, bilimin kilise baskısından kurtularak deney ve gözlem üzerine inşa edilmesine olanak sağladı. Ünlü evrimsel biyolog ve Oxford University (Oxford Üniversitesi) profesörü Richard Dawkins, bilimin dogmalardan arınmış yapısını şu sözlerle özetler: “Bilim, inanma arzusu tarafından değil, kanıta duyulan saygı tarafından yönlendirilir.” Williams, henüz modern bilimsel yöntem tam olarak şekillenmemişken, inancın bir kanıt dayatması olamayacağını, bilginin ise kanıtla aranması gerektiğini sezmişti. Bu öngörü, onun Rhode Island kolonisini kurarken uyguladığı “tam inanç özgürlüğü” ilkesinin temelini oluşturdu. Orada kurduğu düzen, bir nevi sosyopolitik yani toplumsal ve siyasi bir deneydi.
Williams’ın başlattığı bu süreç, aydınlanma çağının seküler temellerini öylesine sağlam attı ki, kendisinden sonra gelen bilim insanları artık gökyüzüne baktıklarında bir günah değil, bir matematiksel formül görmeye başladılar. University of Cambridge (Cambridge Üniversitesi) bünyesinde tarihin akışını değiştiren fizikçi Isaac Newton, her ne kadar derin dindar bir kişilik olsa da, doğayı kendi yasalarıyla işleyen bir mekanizma olarak görmüştür. Newton’ın şu meşhur sözü, Williams’ın açtığı o özgür alanda bilimin nasıl yükseldiğini anlatır: “Eğer daha uzağı görebildiysem, devlerin omuzlarında durduğum içindir.” Williams, bu devlerin en başında gelir; çünkü o, zihnin prangalarını çözerek Newton ve benzeri dâhilerin üzerinde durabileceği o özgürlük platformunu inşa etmiştir. Onun mantığına göre, bir gemi kaptanının iyi bir Hristiyan olması gerekmezdi; önemli olan onun denizcilik bilimini, yani rüzgârı ve akıntıyı ne kadar iyi bildiğiydi. Bu yaklaşım, liyakatin yani yetkinliğin inancın önüne geçtiği profesyonel ve bilimsel dünyanın kapılarını araladı.
Sonuç olarak Roger Williams, sadece bir din adamı değil, insanlığın ortak aklının bir savunucusuydu. O, bağnazlığı ve dogmayı yerle bir ederken, yerine çok daha güçlü bir şey koydu: Özgür iradeye dayalı bir toplumsal sözleşme. Bugün modern bilimsel dergilerde, üniversitelerde ve laboratuvarlarda hâkim olan o tarafsız araştırma ruhu, 1636 yılında Rhode Island ormanlarında yankılanan o radikal yani kökten sarsıcı sesin bir devamıdır. Williams bize öğretti ki; planlı ve düzenli bir özgürlük, kaotik bir baskıdan her zaman daha verimlidir. Onun mirası, inancın kalpte, bilimin ise laboratuvarda özgürce yaşamasıdır. Genç zihinlerin bu büyük sentezi anlaması, geleceğin bilimsel projelerinde sadece çok çalışmakla değil, aynı zamanda Williams’ın o sarsılmaz özgür düşünce metodolojisiyle yani yöntembilimiyle hareket etmelerine olanak sağlayacaktır.