Zaman, parmaklarımızın arasından kayıp giden bir kum saati mi, yoksa her anın aynı anda var olduğu devasa ve donmuş bir blok mu? İnsanlık tarihi boyunca bizi en çok büyüleyen hayallerden biri olan zaman yolculuğu, artık sadece bilim kurgu romanlarının sararmış sayfalarında değil; modern fiziğin en uç noktalarında, karadeliklerin derinliklerinde ve ışık hızının sınırlarında ciddi bir bilimsel gerçeklik olarak tartışılıyor.
İnsan algısı, zamanı tek yönlü akan bir nehir gibi görmeye meyillidir; dün yaşanmış ve bitmiş, bugün yaşanıyor, yarın ise henüz gelmemiştir. Ancak modern fizik, bu "ok gibi akan zaman" algımızı kökünden sarsıyor. Evrenin dokusuna baktığımızda, uzay ve zamanın birbirinden ayrılamaz bir bütün olduğunu, yani uzay-zaman (spacetime) adı verilen esnek bir kumaş gibi birbirine örüldüğünü görüyoruz. Bu esnek yapı, devasa kütleler veya aşırı hızlar karşısında bükülebilir, esneyebilir ve hatta yırtılabilir. Bu durum, zamanın herkes için aynı hızda akmadığı gerçeğini, yani zaman genişlemesini (time dilation) doğurur. Aslında her birimiz, her saniye geleceğe doğru bir yolculuk yapıyoruz; fakat asıl soru, bu hızlanmayı kontrol edip geçmişe veya uzak geleceğe bilinçli bir sıçrama yapıp yapamayacağımızdır.
Bu devrim niteliğindeki düşüncenin mimarı olan ve Prusya Bilimler Akademisi (Prussian Academy of Sciences) ile daha sonra Princeton Üniversitesi (Princeton University) bünyesinde devrim yaratan çalışmalar yapan Albert Einstein, evrenin bu esnek yapısını şu sözlerle özetlemiştir: "Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki ayrım, ne kadar inatçı olursa olsun, sadece bir illüzyondan ibarettir." Albert Einstein tarafından ortaya konan bu vizyon, zamanın aslında fiziksel bir boyut olduğunu ve teorik olarak üzerinde hareket edilebileceğini kanıtlamıştır. Eğer ışık hızına çok yakın bir hızda hareket eden bir uzay aracına binersek, Dünya’daki kardeşimiz on yıl yaşlanırken bizim için sadece bir yıl geçmiş olabilir. Bu, bilimsel olarak kanıtlanmış bir gelecek yolculuğudur; ancak geçmişe dönmek, çok daha karmaşık ve tehlikeli bir fizik oyunudur.
Geleceğe gitmek için bir mühendislik problemiyle karşı karşıyayken, geçmişe gitmek için "mantık" duvarına toslarız. Geçmişe yolculuk dendiğinde karşımıza çıkan en büyük engel, neden-sonuç ilişkisinin bozulması, yani nedensellik (causality) ilkesinin yerle bir olmasıdır. Eğer geçmişe gidip henüz siz doğmadan büyükbabanızın hayatına müdahale ederseniz, sizin hiç doğmamış olmanız gerekir; ama siz doğmadıysanız geçmişe kim gitmiştir? Cambridge Üniversitesi (University of Cambridge) bünyesinde evrenin sırlarını aralayan efsanevi fizikçi Stephen Hawking, bu paradokslara karşı oldukça şüpheci bir tavır sergilemiş ve şu ünlü sözü söylemiştir: "Zaman yolculuğunun mümkün olmadığına dair en güçlü kanıt, gelecekten gelen turist akınına uğramamış olmamızdır." Stephen Hawking, evrenin geçmişe yolculuğu engelleyen bir kronoloji koruma hipotezine, yani zamanın akışını koruyan bir doğa yasasına sahip olduğunu savunmuştur.
Zamanın nehrinde akıntıya karşı kürek çekmek imkansız görünse de, fizikçiler nehrin iki ucunu birbirine bağlayan gizli tünellerin, yani solucan deliklerinin (wormholes) varlığını matematiksel olarak mümkün görüyorlar. Bu, evrenin bir noktasından diğerine, hatta bir zaman diliminden diğerine açılan kozmik bir kapı olabilir mi?
Zaman yolculuğunun en popüler "açık kapısı", teorik fizikte Einstein-Rosen Köprüsü olarak adlandırılan yapılardır. Bu yapılar, uzay-zaman kumaşının iki uzak noktasını birbirine bağlayan kestirmelerdir. California Teknoloji Enstitüsü (California Institute of Technology - Caltech) bünyesinde Nobel ödüllü çalışmalar yürüten teorik fizikçi Kip Thorne, bir solucan deliğinin nasıl inşa edilebileceği ve zaman makinesi olarak nasıl kullanılabileceği üzerine ciddi mesai harcamıştır. Kip Thorne, bu egzotik yapıların kararlılığı hakkında şunu söyler: "Eğer uzay-zamanın dokusunu açık tutacak egzotik bir madde, yani negatif enerji yoğunluğuna sahip bir yapı bulabilirsek, solucan delikleri bizi sadece başka galaksilere değil, başka zamanlara da taşıyabilir." Ancak Kip Thorne tarafından tarif edilen bu "egzotik madde" henüz laboratuvar ortamında gözlemlenmiş değildir ve muazzam bir teknolojik kapasite gerektirmektedir.
Zaman yolculuğu tartışmalarında yerli bilim dünyamızın da çok önemli bir yeri vardır. Özellikle teorik fizik ve matematiksel fizik denildiğinde akla gelen, Yale Üniversitesi (Yale University) bünyesinde de profesörlük yapmış olan Feza Gürsey, evrenin temel simetrileri üzerine yaptığı çalışmalarla zamanın dokusuna dair derin bakış açıları sunmuştur. Feza Gürsey, evrenin matematiksel uyumuna olan inancını şu şekilde ifade etmiştir: "Doğa, en karmaşık soruların cevabını her zaman en zarif ve simetrik denklemlerin içine gizler." Gürsey’in vurguladığı bu simetri, zamanın hem ileri hem de geri yönde işleyebileceği teorik modellerin temelini oluşturur. Eğer matematik bu simetriye izin veriyorsa, fiziksel gerçekliğin de bir gün bu kapıyı aralaması mümkündür.
Peki, zaman yolculuğu gerçekleşirse ne olur? Bazı fizikçiler "Çoklu Dünyalar Yorumu" adı verilen bir teoriyi savunurlar. Bu teoriye göre, geçmişe gittiğinizde ve bir şeyi değiştirdiğinizde, aslında kendi geçmişinizi değil, yeni ve paralel bir evreni başlatmış olursunuz. Yani yaptığınız her müdahale, ana nehirden ayrılan yeni bir kol oluşturur. Bu, geçmişi değiştirmenin neden-sonuç krizini çözmek için geliştirilen zarif bir yöntemdir. Ancak bu durum, zaman yolcusunun kendi orijinal zamanına asla dönemeyeceği gibi dramatik bir sonuç da doğurabilir.
Sonuç olarak, zaman yolculuğu bugün için imkansız bir rüya gibi görünse de, yüzyıl önce uçağa binmenin veya aya gitmenin de imkansız görüldüğünü unutmamalıyız. Fizik yasaları, en azından geleceğe yolculuğun kapısını sonuna kadar açık bırakıyor. Geçmiş ise hala bir gizem perdesinin arkasında, evrenin en mahrem sırlarını koruyor. Belki de zaman, aşılması gereken bir engel değil, içinde yüzdüğümüz ve henüz tüm kurallarını öğrenemediğimiz devasa bir okyanustur. Bir gün o okyanusta istediğimiz yöne doğru yelken açmayı başardığımızda, insanlık tarihinin en büyük keşfini yapmış olacağız: Kendimizi ve evreni, zamanın kısıtlamalarından bağımsız bir şekilde tanımak.