"Zihin gücüyle nesneleri hareket ettirmekten telepatiye kadar uzanan parapsikolojik fenomenler, yüzyıllardır bilimin kapısını çalıyor. Ancak laboratuvarın soğuk gerçekliği, bu iddiaları ya kanıtlayacak ya da sonsuza dek gömecek olan tek terazidir."
İnsanlık tarihi boyunca beş duyunun ötesindeki algılamalar (ESP), geleceği görme (prekognisyon) ve zihnin madde üzerindeki etkisi (telekinezi) gibi konular hep ilgi odağı olmuştur. Ancak bu iddiaların "bilimsel" bir kimlik kazanma çabası, 19. yüzyılın sonlarında parapsikoloji disiplininin doğuşuyla başlamıştır. Parapsikoloji, tanımı gereği standart fiziksel ve biyolojik yasalarla açıklanamayan olayları inceler. Fakat burada temel bir paradoks ortaya çıkar: Eğer bir olay bilinen fizik yasalarını çiğniyorsa, bilim bu olayı kendi metodolojisiyle nasıl ölçebilir? Bilimsel yöntemin temeli olan gözlemlenebilirlik, ölçülebilirlik ve tekrarlanabilirlik (replikasyon), parapsikolojik iddiaların önündeki en büyük barikatı oluşturur. Bilimin bu gri alana bakışını en iyi özetleyen isimlerden biri, ünlü astronom ve bilim popülerleştiricisi Carl Sagan’dır. Sagan, "Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı" adlı eserinde, bu tür iddialar için bilimsel yöntemin katı tutumunu şu meşhur sözüyle vurgular: "Olağanüstü iddialar, olağanüstü kanıtlar gerektirir. Eğer birisi zihniyle kaşıkları büktüğünü veya kilometrelerce ötedeki birinin zihnini okuduğunu iddia ediyorsa, sunduğu kanıtın kalitesi, yerçekimi yasasının kanıt kalitesiyle yarışacak düzeyde olmalıdır." Sagan’a göre parapsikoloji, bugüne kadar bu "olağanüstü kanıtı" sunamadığı için ana akım bilimin dışında kalmaya mahkûmdur.
"Parapsikoloji araştırmalarında elde edilen küçük veri sapmaları, bazıları için yeni bir fiziğin habercisiyken, ana akım bilim için sadece ölçüm hataları ve istatistiksel gürültüden ibarettir." Parapsikolojiyi bilimsel bir zemine oturtmak için yapılan en ünlü çalışmalardan biri, Cornell Üniversitesi’nden psikolog Daryl Bem tarafından 2011 yılında yayınlanan "Geleceği Hissetmek" (Feeling the Future) adlı makaledir. Bem, üniversite öğrencileri üzerinde yaptığı deneylerde, insanların gelecekteki olayları henüz gerçekleşmeden hissedebildiklerine dair istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar bulduğunu iddia etmiştir. Bu makale, prestijli bir akademik dergide yayınlandığında bilim dünyasında bir şok dalgası yarattı. Ancak Bem’in bulguları, başka laboratuvarlar tarafından aynı yöntemle tekrarlandığında doğrulanamadı. Bu durum, bilimsel yöntemin en kritik sınavı olan "tekrarlanabilirlik krizini" bir kez daha gündeme getirdi. İllüzyonist ve bilimsel şüpheci James Randi, ömrünü parapsikolojik iddiaları bilimsel kontrollü ortamda test etmeye adamış ve bu iddiaların arkasındaki hileleri ifşa etmiştir. Randi, yıllarca süren "Bir Milyon Dolarlık Paranormal Meydan Okuma" kampanyası boyunca, paranormal bir yeteneğini kanıtlayabilen herkese bu ödülü vereceğini ilan etmiş ancak tek bir kişi bile bilimsel kriterleri geçememiştir. Randi bu durumu şöyle değerlendirir: "Laboratuvar dışındaki 'mucizeler', kontrollü bir deney ortamına girer girmez buharlaşıyor. Parapsikolojik yeteneklerin en büyük düşmanı, titizlikle hazırlanmış bir deney protokolüdür. Eğer bir yetenek sadece izleyici yokken veya gevşek kurallar altında çalışıyorsa, o yetenek değil, bir yanılsamadır." Öte yandan, parapsikolojinin sadece bir inanç meselesi değil, beynin çalışma prensiplerine dair bir "algı hatası" olduğunu savunan nörobilimciler de vardır. Türkiye’de sinirbilim alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Sinan Canan, bu fenomenlerin nörobiyolojik temelini şu şekilde açıklar: "Beynimiz, kaotik veriler arasında desenler bulmaya programlanmış bir 'anlamlandırma makinesi'dir. İstatistiksel olarak gerçekleşmesi çok düşük olan rastlantılar, duygusal bir yükle birleştiğinde (örneğin birini düşünürken onun araması), beyin bunu 'telepati' olarak etiketler. Ancak biz, o kişiyi düşünüp de onun aramadığı binlerce durumu 'veri' olarak kaydetmeyiz. Parapsikoloji, büyük oranda seçici algının ve istatistiksel cehaletin bir ürünüdür." Parapsikolojik iddiaların bilimsel testten geçememesinin temel nedenlerinden biri de "Demarcation Problem" (Sınır Koyma Problemi) olarak bilinen felsefi sorundur. Bilimsel bir hipotez "yanlışlanabilir" olmalıdır. Ancak parapsikologlar genellikle, "şüpheci birinin varlığı deneyin enerjisini bozuyor" (psi-inhibitory effect) gibi yanlışlanması imkânsız savunmalar geliştirirler. Bu tür savunmalar, bir iddiayı bilimsel olmaktan çıkarıp inanç sistemine dönüştürür. Sonuç olarak, parapsikolojik fenomenler bugün için "kanıtlanmış gerçekler" kategorisinde değildir. Ancak bu çalışmaların bilime beklenmedik bir katkısı olmuştur: Parapsikoloji alanındaki yöntem hataları ve istatistiksel sapmalar, psikoloji ve tıp biliminde "p-hacking" (veriyi manipüle ederek anlamlı çıkarma) gibi yanlış uygulamaların daha iyi anlaşılmasını ve bilimsel metodolojinin daha da sertleşmesini sağlamıştır. Üniversite gençliği için bu tartışma, sadece "hayaletlerin var olup olmadığı" sorusu değil; bir bilginin ne zaman "bilimsel" olduğunu, kanıtın sınırlarını ve insan zihninin nasıl kolayca yanılabileceğini anlama dersidir. Bilim, kapısını hiçbir iddiaya tamamen kapatmaz; ancak o kapıdan içeri girmek için kullanılan anahtar, duygular veya sezgiler değil, şüpheyle yoğrulmuş kanıtlardır.