Evrenin bir simülasyon olup olmadığı sorusu, son yıllarda yalnızca bilimkurgu meraklılarının değil; fizikçilerin, filozofların ve teknoloji araştırmacılarının da ciddi biçimde ele aldığı bir tartışma alanına dönüşmüş durumda.
Tartışmanın merkezinde Oxford Üniversitesi’nden filozof Nick Bostrom’un ortaya koyduğu ünlü üçlü simülasyon argümanı yer alıyor. Bostrom’a göre ileri teknolojik uygarlıkların geleceğiyle ilgili üç olasılıktan en az biri zorunlu olarak doğrudur: Ya bilinçli varlıklar hiçbir zaman yüksek düzeyde simülasyonlar üretebilecek aşamaya ulaşamaz, ya bu aşamaya ulaşsalar bile etik kaygılar, enerji maliyetleri ya da ilgisizlik nedeniyle bu tür simülasyonları üretmeyi tercih etmezler ya da eğer hem ulaşabilir hem de üretebilirlerse, simüle edilmiş evrenlerin sayısı “gerçek” evrenlere kıyasla astronomik ölçüde fazla olur. Bu son durumda ise bizim de bir simülasyon içinde yaşama ihtimalimiz istatistiksel olarak ciddi biçimde artmaktadır. Bu argüman ilk bakışta metafizik bir spekülasyon gibi görünse de, modern fiziğin ortaya koyduğu bazı şaşırtıcı bulgularla yan yana getirildiğinde daha kışkırtıcı bir hâl alır. Özellikle kuantum fiziğinin sezgilerimize aykırı sonuçları, simülasyon benzetmelerine sıkça malzeme sağlar. Planck ölçeğinde uzay-zamanın kesintili bir yapı sergiliyor gibi görünmesi, bazı araştırmacılara göre gerçekliğin adeta “piksel tabanlı” olması fikrini çağrıştırır. Tıpkı dijital bir görüntünün yakından bakıldığında piksellere ayrılması gibi, evrenin de belirli bir çözünürlük sınırına sahip olup olmadığı sorusu giderek daha yüksek sesle sorulmaktadır. Çift yarık deneyi de gözlemin rolü açısından bu tartışmanın önemli dayanak noktalarından biridir. Gözlem yapılmadığında parçacıkların olasılık dalgaları halinde davranması, ancak ölçüm anında belirli bir konuma “çökmesi”, kimi yorumcular tarafından “gözlem olduğunda işlenen veri” benzetmesiyle açıklanır. Bu yorumlar doğrudan bir kanıt sunmaz; ancak simülasyon fikrinin sezgisel olarak güçlü bir metaforla desteklenmesini sağlar.
Buna ek olarak evrenin temel sabitlerinin son derece hassas bir ayar içinde bulunması, yani çok küçük sapmaların bile yaşamı imkânsız kılacak olması, bazı bilim insanlarına göre rastlantıdan ziyade bilinçli bir düzen izlenimi yaratmaktadır.
MATEMATİKSEL EVREN VE “KOD” BENZETMESİ
Fizik yasalarının evrensel matematik dili, bazı araştırmacılara göre evrenin derin yapısında bir “hesaplama mantığı” bulunabileceğini düşündürmektedir.
Simülasyon hipotezini tamamen göz ardı edilemez kılan bir diğer unsur, evrenin olağanüstü derecede matematiksel bir yapıya sahip olmasıdır. Fizik yasaları, evrenin neresine bakılırsa bakılsın aynı denklemlerle ifade edilebilmektedir.Bu durum, İsveçli fizikçi Max Tegmark gibi bazı kozmologları “evren aslında matematiksel bir yapıdır” fikrine kadar götürmektedir. Daha da ileri giden kimi araştırmacılar, evrenin dokusunda hata düzeltme kodlarına benzer örüntüler olabileceğini ve fiziksel gerçekliğin bir tür bilgi işleme süreciyle ilişkili olabileceğini öne sürmektedir. Bu yaklaşım, simülasyon fikrini salt bir bilimkurgu düşüncesi olmaktan çıkararak felsefi ve bilimsel bir araştırma alanına dönüştürmektedir. Teknolojik gelişmeler de bu ihtimali beslemektedir. İnsanlık bugün bile yapay yaşam modelleri, ayrıntılı fizik simülasyonları ve kuantum sistemlerin bilgisayar temelli benzetimlerini üretebilmektedir. Bilgisayar gücünün üstel biçimde artmaya devam etmesi durumunda, gelişmiş bir uygarlığın tüm bir evreni ya da evren benzeri devasa sistemleri simüle edebilmesi teorik olarak imkânsız görünmemektedir. Bu noktada bazı bilim insanları, gelecekte simüle edilmiş bilinçli varlıkların sayısının “gerçek” biyolojik varlıkların sayısını aşabileceği ihtimalini ciddi biçimde tartışmaktadır.
Buna karşın simülasyon hipotezinin en zayıf halkası, bugüne kadar test edilebilir ve doğrulanabilir hiçbir doğrudan kanıtının bulunmamasıdır. Ne simülasyonda yaşadığımızı kesin olarak gösterecek bir deney mevcuttur, ne de bu ihtimali mutlak biçimde dışlayacak bir ölçüm yapılabilmiştir.Hatta bazı fizikçilere göre, eğer bir simülasyonun içindeysek, simülasyonun “dışına” dair bilgi toplamak doğası gereği imkânsız olabilir.
Çünkü simülasyonun kuralları, gözlemleyebileceğimiz her şeyi zaten sınırlandırıyor olacaktır. Tüm bu belirsizlikler içinde söylenebilecek en dürüst cümle şudur: Evrenin bir simülasyon olup olmadığını bilmiyoruz. Ancak mantıksal, matematiksel ve teknolojik açılardan bakıldığında bu ihtimal, tamamen göz ardı edilemeyecek kadar güçlü bir seçenek olarak varlığını sürdürmektedir.
Simülasyon hipotezi, bugün ne kesin bir doğrulamaya ne de kesin bir reddiyeye sahiptir; buna rağmen gerçeklik ve evren kavrayışımızı zorlayan güçlü bir düşünce deneyi olarak tartışılmaya devam etmektedir.