“Newton simyayı yalnızca kurşunu altına dönüştürme hayali olarak değil, evrenin hem maddi hem de manevi yasalarını çözmeye yönelik bütüncül bir anahtar olarak görüyordu. Onun için simya, doğanın derin düzenine açılan gizli bir kapıydı.”
Bilim dünyasında Newton adı genellikle kesinlik, matematiksel düzen ve rasyonel düşünceyle özdeşleştirilir. Yerçekimi yasası, klasik mekaniğin temel ilkeleri ve optik alanındaki çalışmaları, onu modern bilimin kurucu figürlerinden biri haline getirmiştir. Buna karşın Newton’un ardında bıraktığı binlerce sayfalık el yazması incelendiğinde, bu büyük dâhinin yalnızca matematik ve fizik problemleriyle değil, simya metinleri, semboller ve gizli reçetelerle de yoğun biçimde ilgilendiği görülür. Hatta bazı araştırmacılara göre Newton, hayatı boyunca simya üzerine, fizik ve matematikten daha fazla not kaleme almıştır.
Bilim tarihinin en parlak isimlerinden Isaac Newton, yerçekimi yasasını keşfeden, hareket prensiplerini tanımlayan ve modern fiziğin temellerini atan bir dâhi olarak anılır. Ancak onun yaşamının yaklaşık üçte birini simya çalışmalarına adadığı gerçeği, bu parlak bilimsel portrenin ardında daha karmaşık ve çok katmanlı bir düşünce dünyası olduğunu gösterir. Peki matematiksel aklın zirvesindeki bir bilim insanı, neden simya gibi bugün “bilim dışı” sayılan bir alana bu denli yoğunlaştı?
Cambridge Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Prof. William Newman, bu durumu Newton’un kişisel bir çelişkisi olarak değil, yaşadığı çağın doğal bir yansıması olarak değerlendirmek gerektiğini vurgular: “17. yüzyılda simya, bugünkü anlamıyla bilim dışı bir uğraş değildi; aksine modern kimyanın öncülü sayılabilecek ciddi bir araştırma alanıydı.”
Newton’un laboratuvar notları, onun deneysel çalışmalara büyük önem verdiğini ve kimya deneylerini fiziksel gözlemler kadar ciddiye aldığını açıkça ortaya koyar. Oxford Üniversitesi’nden bilim tarihçisi Prof. Betty Jo Teeter Dobbs, Newton’un simyaya bakışını bu bütüncül çerçeve içinde ele alır. Dobbs’a göre Newton, evrenin yalnızca matematiksel değil, aynı zamanda ruhsal ve metafiziksel bir düzene sahip olduğuna inanıyordu: “Newton, evrenin bir bütün olarak hem sayılarla hem de sembollerle işlediğini düşünüyordu; simya ona bu bütünlüğü anlamanın bir yolunu sunuyordu.”
Newton’un gözünde simya, yalnızca maddelerin dönüşümü değil, doğanın gizli yasalarının çözülmesi anlamına geliyordu. Fizikte keşfettiği düzen ile simyada aradığı dönüşüm ilkeleri, aynı evrensel yapının farklı yüzleriydi.
Türkiye’den bilim tarihçisi Prof. Feza Günergun da Newton’un simyaya ilgisini bilimsel merakın doğal bir uzantısı olarak değerlendirir: “Newton, maddenin ne olduğunu ve nasıl davrandığını anlamaya çalışıyordu. O dönemde modern kimya henüz doğmadığı için simya yöntemlerini kullanmaları son derece normaldi.”
Newton’un simyaya yönelmesinde etkili olan bir diğer unsur ise dönemin gizlilik kültürüydü. Simyacılar, bilgilerini açıkça paylaşmaktan kaçınır; semboller, şifreler ve alegorik anlatımlarla çalışırlardı. Newton da bu geleneğin dışına çıkmadı. Simya notlarının büyük bölümünün yüzyıllar boyunca çözülememesi ve ancak ölümünden sonra yavaş yavaş anlaşılabilmesi, bu gizli dilin bir sonucuydu. Bu durum, Newton’un simyaya ne kadar derinlemesine ve ciddiyetle yaklaştığını da gösterir.
Sonuç olarak, Newton’un metalleri altına dönüştürme çalışması, bugünün bilim anlayışıyla bakıldığında irrasyonel ya da “bilim dışı” görünebilir. Ancak kendi çağının bilgi dünyası içinde bu çalışmalar, doğayı anlama arzusunun son derece doğal bir parçasıydı. Newton’u gerçekten anlamak için onu yalnızca modern bilimin soğukkanlı kurucusu olarak değil, aynı zamanda çağının entelektüel atmosferinde hem akılla hem de sezgiyle düşünen bir araştırmacı olarak görmek gerekir. Onun simyaya olan ilgisi, bilimin doğuş sürecinin ne kadar karmaşık, çok yönlü ve insanî olduğunu hatırlatan güçlü bir örnek sunar.