“Psikiyatrik hastalıkların biyolojik kökenleri uzun yıllardır bilim dünyasının en zorlu araştırma alanlarından biri olarak görülüyor. Özellikle bipolar bozukluk ve şizofreni, yalnızca ruhsal belirtilerle sınırlı kalmayan; düşünce, algı, duygu ve davranış üzerinde köklü değişimlere yol açan yapıları nedeniyle ‘beyinde tam olarak neyin bozulduğu’ sorusunun merkezinde yer alıyor.”
Gelişen nörogörüntüleme teknikleri, beyin kimyası araştırmaları ve genetik analizler sayesinde, bipolar bozukluk ve şizofreninin davranışsal belirtilerinin arkasında yatan nörobiyolojik mekanizmalar her zamankinden daha görünür hâle gelmiş durumda. Fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI), pozitron emisyon tomografisi (PET) ve elektroensefalografi (EEG) gibi yöntemler, sağlıklı beyinlerle bu hastalıklara sahip bireylerin beyinleri arasındaki işlevsel farkları ayrıntılı biçimde karşılaştırma imkânı sunuyor.
Harvard Tıp Fakültesi’nden Prof. Dost Öngür, bipolar bozuklukta yaşanan duygudurum dalgalanmalarının ardındaki mekanizmaya dikkat çekerek şunları söylüyor: “Bipolar bozuklukta duygudurumun aşırı yükselip düşmesine neden olan şey, beynin ön bölgesindeki sinir ağlarının düzenleyici işlevlerinde ortaya çıkan bozulmalardır.” Öngür’e göre özellikle prefrontal korteks, amigdala ve ödül sistemi arasındaki iletişimde yaşanan dengesizlik, kişinin duygusal tepkilerini sağlıklı biçimde kontrol etmesini zorlaştırıyor.
Şizofreni söz konusu olduğunda ise sorun daha karmaşık ve yaygın bir ağ bozukluğuna işaret ediyor. Massachusetts Institute of Technology (MIT)’den Prof. Li-Huei Tsai, bu hastalığa tek bir beyin bölgesinden bakmanın yetersiz olduğunu vurguluyor. Tsai’ye göre şizofrenide temel problem, beynin farklı bölgeleri arasında bilgi akışını senkronize eden gama dalgalarının uyumsuz çalışmasıdır: “Şizofrenide sorun tek bir bölge değil, beynin sinyal iletim hızını belirleyen gama dalgalarının uyumsuzluğudur.”
“Güncel araştırmalar, bipolar bozukluk ve şizofreninin tek bir ‘arıza’dan değil; beyin ağları, nörokimya ve genetik yatkınlıkların kesişiminden doğduğunu gösteriyor.”
Türkiye’den Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Bülent Coşkun ise her iki hastalığı da genetik perspektiften değerlendirerek önemli bir noktaya dikkat çekiyor: “Şizofreni ve bipolar bozuklukta belirli gen kümelerinin risk faktörlerini artırdığı biliniyor; ancak bu genler tek başına hastalığı açıklamıyor.” Coşkun’a göre genetik yatkınlık, ancak çevresel stres faktörleriyle birleştiğinde klinik tabloya dönüşüyor. Erken yaşam travmaları, kronik stres ve sosyal izolasyon, bu yatkınlığı tetikleyici rol oynuyor.
Bugün nörogörüntüleme teknikleri sayesinde beynin hangi bölgesinde hangi işlevlerin aksadığı oldukça net biçimde ortaya konabiliyor. Bipolar bozuklukta duygu düzenleme devrelerinde dalgalı aktivite örüntüleri görülürken, şizofrenide düşünce bütünlüğünü sağlayan bağlantı ağlarında kopukluklar tespit ediliyor. Ayrıca dopamin, glutamat ve serotonin gibi nörotransmitter sistemlerinin her iki hastalıkta da farklı şekillerde etkilendiği biliniyor.
Sonuç olarak bilim dünyası, bipolar bozukluk ve şizofreninin beyindeki izlerini her geçen yıl daha ayrıntılı biçimde tanımlamayı başarıyor. Bu hastalıkları hâlâ “tek bir arıza” olarak açıklamak mümkün olmasa da, elde edilen bilgiler geleceğe dair umut verici bir tablo çiziyor. Daha hedefli ilaçlar, beyin devrelerine yönelik nöromodülasyon yöntemleri ve kişiye özel tedavi yaklaşımları, psikiyatrik hastalıkların yönetiminde yeni bir dönemin kapısını aralıyor.