“Evrim, yaratılışın alternatifi midir, yoksa evrenin işleyişini anlamaya çalışan bilimsel bir açıklama mı? İnanç ve bilim arasındaki ilişki gerçekten bir çatışmadan mı ibaret?”
İnsanlık, varoluş sorusunu tarih boyunca iki ana düşünsel alanda tartışmıştır: inanç ve bilim. Dini gelenekler, evrenin ve yaşamın bilinçli bir yaratıcı tarafından düzenlenmiş bir plana göre var edildiğini savunurken; bilimsel yaklaşım, doğayı gözlem ve deney yoluyla anlamaya çalışır. Bu çerçevede bilim, canlıların zaman içerisinde değiştiğini, çeşitlendiğini ve karmaşık yapılara dönüştüğünü ortaya koyar. Ancak uzun süre yaygın biçimde savunulan “bilim ile inanç zorunlu olarak çatışır” düşüncesi, günümüz akademik literatüründe giderek daha fazla sorgulanmaktadır.
Özellikle modern teoloji çalışmaları ve bilim felsefesi alanındaki tartışmalar, bu iki alanın aslında farklı sorulara yanıt verdiğini göstermektedir. Bilim “nasıl” sorusuna odaklanırken, inanç çoğu zaman “niçin” sorusunu merkeze alır. Bu ayrım göz ardı edildiğinde, evrim teorisi çoğu zaman yaratıcı fikrine karşıt bir ideoloji gibi sunulmakta, bu da tartışmanın sağlıklı bir zeminde yürütülmesini zorlaştırmaktadır.
Evrim teorisi, canlı türlerinin doğal seçilim, genetik çeşitlilik, çevresel baskılar ve rastlantısal mutasyonlar yoluyla uzun zaman dilimleri içinde değiştiğini açıklar. Bu teori, canlıların kökenine dair doğaüstü ya da metafizik bir iddia ortaya koymaz; aksine biyolojik çeşitliliğin hangi süreçler üzerinden şekillendiğini anlamaya çalışır. Dolayısıyla evrim, “canlılar neden vardır?” sorusundan ziyade, “canlılar zaman içinde nasıl değişir?” sorusuna yanıt verir.
Tam da bu noktada birçok bilim insanı ve düşünür, evrim teorisi ile Tanrı inancının aynı anda var olabileceğini savunmaktadır. Çünkü biri doğanın işleyişini açıklayan bilimsel bir modelken, diğeri insanın evrenle kurduğu anlam ilişkisini ele alır.
Oxford Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Eleanor Marks, bu durumu şu sözlerle ifade etmektedir: “Evrimsel süreç canlıların oluşum sürecini açıklarken, yaratıcı fikri daha çok varoluş amacıyla ilgilidir. Bu iki alan teorik olarak birbirini dışlamak zorunda değildir.”
Benzer bir yaklaşım İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden Prof. Dr. Mehmet Sönmez tarafından da dile getirilmektedir. Sönmez’e göre birçok teolojik yorumda Tanrı, evreni belli yasalarla yaratmış; doğadaki değişim ve dönüşüm ise bu yasaların doğal bir sonucu olarak görülmüştür. Bu bakış açısı, evrimi yaratılış fikrine karşıt değil, onun işleyiş biçimi olarak değerlendirme imkânı sunar.
Harvard Üniversitesi Evrimsel Genetik Uzmanı Prof. Daniel Karpman ise tartışmanın çoğu zaman yanlış bir zeminde yürütüldüğüne dikkat çeker: “Evrim, yaratıcı fikrini bilimsel olarak doğrulamaz ya da çürütmez; yalnızca biyolojik çeşitliliğin nasıl ortaya çıktığını açıklar.” Bu ifade, bilimin sınırlarını net bir biçimde ortaya koyması açısından önemlidir.
Ankara Üniversitesi Felsefe Bölümü’nden Prof. Dr. Seda Güven ise meseleyi epistemolojik açıdan ele alır. Güven’e göre bilim, gözlem ve deneyle sınırlandırılmış bir bilgi alanıdır; metafizik ve inanç ise bu sınırların ötesinde kalan sorularla ilgilenir. Yöntemleri, amaçları ve kullandıkları kavramlar farklı olan bu iki alanı doğrudan karşı karşıya getirmek, kaçınılmaz olarak yanlış sonuçlara yol açar.
Bu tablo, asıl çatışmanın bilim ile inanç arasında değil; her iki alanın da yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını göstermektedir. Evrimi “Tanrı yoktur” iddiasının bilimsel kanıtı gibi sunan popüler anlatımlar ile inancı “bilimi reddetmek” şeklinde konumlandıran radikal yaklaşımlar, tartışmayı iki uç noktaya taşımaktadır. Oysa günümüzde hem bilim dünyasında hem de teolojik düşüncede bu tür indirgemeci yaklaşımların giderek daha fazla eleştirildiği görülmektedir.
“Bilim mekanizmaları açıklar, inanç ise anlamı sorgular. Sorular karıştırıldığında çatışma kaçınılmaz hale gelir.”
Evrim teorisi canlılığın nasıl işlediğini, türlerin nasıl değiştiğini ve çeşitlendiğini açıklarken; Tanrı inancı insanın anlam, değer, ahlak ve amaç arayışına cevap verir. Bu iki çerçeve, doğru biçimde ele alındığında birbirini dışlamak yerine tamamlayıcı bir ilişki kurabilir. Biri doğanın yasalarını anlamaya çalışırken, diğeri insanın evrendeki yerini ve sorumluluğunu sorgular.
Sonuç olarak, Tanrı inancı ile evrim teorisi arasında zorunlu bir çatışma bulunmamaktadır. Çatışma, çoğu zaman kavramların karıştırılmasından, bilimin ve inancın hangi sorulara cevap vermek istediğinin göz ardı edilmesinden doğar. Bilim ve inanç kendi sınırları içinde değerlendirildiğinde, evrimsel süreç ile yaratıcıya duyulan inanç aynı düşünsel çerçevede yan yana var olabilir.