“Yapay organlar yalnızca kaybedilen işlevleri geri kazandırmıyor; insan bedenini doğrudan yeniden tanımlayan bir dönüşümün kapılarını aralıyor. Tıp ve biyoteknoloji, insanı yalnızca ‘onarılabilen’ değil, aynı zamanda ‘yeniden tasarlanabilen’ bir yapıya dönüştürüyor.”
Görme yetisini kısmen geri kazandıran retinal implantlar, kalbin pompalama gücünü destekleyen yapay kalpler, felçli bireylerin düşünce yoluyla hareket etmesini sağlayan nöroprotezler; biyoteknolojinin geldiği noktanın somut örnekleri olarak karşımıza çıkıyor. Tüm bu yenilikler, “İnsan biyolojik sınırlarını aşmaya mı hazırlanıyor?” sorusunu artık teorik değil, oldukça somut bir tartışma başlığı hâline getiriyor.
Tıp ve biyoteknoloji alanındaki hızlı gelişmeler, insan vücudunun eksik ya da işlevini yitirmiş organlarını yapay parçalarla değiştirmeyi artık mümkün kılıyor. Bir zamanlar yalnızca bilimkurgu filmlerinde gördüğümüz biyonik gözler, kalp destek cihazları, 3D yazıcılarla üretilmiş dokular, yapay deri ve sinir-bilgisayar arayüzlerine sahip protezler günümüzün tıbbi gerçekleri arasında yer alıyor.
Harvard Tıp Fakültesi’nden Prof. George Church, bu dönüşümü biyolojinin mühendislikle buluşması üzerinden değerlendiriyor: “İnsan vücudu mühendisliğe açık bir sistemdir; biyolojiyi teknolojiyle birleştirdikçe organ tasarımı ve iyileştirme kapasitemiz neredeyse sınırsız hale geliyor.” Church, gelecekte klasik organ naklinin yerini tamamen sentetik, kişiye özel ve bağışıklık sistemiyle uyumlu organların alacağını savunuyor. Ona göre bu teknoloji yalnızca yaşam kurtarmakla kalmayacak, insan bedeninin dayanıklılığını ve performansını da artıracak.
MIT’den (Massachusetts Institute of Technology) Prof. Hugh Herr —kendisi de iki bacağını kaybettikten sonra biyonik protezler kullanan bir bilim insanıdır— bu süreci son derece kişisel ve çarpıcı bir perspektiften ele alıyor. Herr’e göre biyonik uzuvlar artık yalnızca eksik bir işlevi telafi eden araçlar olmaktan çıkmış durumda: “Biyonik uzuvlar insan bedenini daha güçlü, daha dayanıklı ve daha hassas hâle getiriyor.” diyen Herr, gelecekte insan bedeninin sınırlarının biyolojiyle değil, teknolojiyle belirleneceğini savunuyor.
Hacettepe Üniversitesi Biyomedikal Mühendisliği Bölümü’nden Prof. Murat Kaya, bu teknolojilerin toplumsal etkilerine dikkat çekiyor. Kaya’ya göre, “Tıbbi amaçla kullanılan biyonik organlar insanlık için devrim niteliğindedir; ancak insanı geliştirme amaçlı müdahaleler, biyolojik eşitlik ilkesini ciddi biçimde tartışmalı hâle getirebilir.” Kaya, bu teknolojilerin yaygınlaşması durumunda toplum içinde yeni bir ayrımın ortaya çıkabileceğini vurguluyor: Biyoteknolojik olarak “geliştirilmiş” bireyler ile doğal beden sınırları içinde kalanlar arasındaki fark, sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri daha da derinleştirebilir.
Sonuç olarak yapay organlar, tıpta devrim yaratırken insanın ne olduğu sorusunu da yeniden gündeme taşıyor. Gelecekte tamamen biyonik insanlardan söz etmek artık yalnızca bir bilimkurgu fantezisi değil, ciddi biçimde tartışılan bilimsel bir olasılık olarak karşımızda duruyor. Teknoloji her geçen yıl daha karmaşık ve güçlü hâle gelirken, insan bedeninin biyolojik, toplumsal ve etik sınırlarını nerede çizeceğimiz sorusu, geleceğin en kritik meselelerinden biri olmaya devam edecek.