Bilimsel araştırmaların karmaşık bulgularının popüler medya ve dijital platformlar eliyle daha cazibeli, ürkütücü, şaşırtıcı veya tamamen sansasyonel bir kalıba sokularak sunulması, günümüz bilgi çağının en kronik hastalıklarından biridir. Halk arasında "Sensationalism" olarak bilinen bu manipülatif yaklaşım, laboratuvarlarda titizlikle üretilen nesnel verilerin, medya baronlarının ve tık avcılarının ellerinde nasıl birer spekülasyon malzemesine dönüştürülebileceğinin en acı kanıtıdır. Örneğin laboratuvarda yürütülen sınırlı bir çalışmada "belirli bir beslenme koşulu ile hastalık riski arasında zayıf bir istatistiksel ilişki bulundu" denirken, haber bültenlerinin manşetlerinde bu durum "Bilim İnsanları Kanserin Kesin Çözümünü Buldu!" veya "Bu Yiyeceği Yiyenler Kansere Elveda Diyor!" şeklinde devasa boyutlarda şişirilebilir. Burada medyanın ürettiği bilgi tamamen sıfırdan uydurulmuş olmayabilir; ancak olasılık silsilesi kesinliğe, zayıf ve ihtimal dahilindeki bir ilişki devasa bir nedenselliğe, sınırlı bir laboratuvar bulgusu ise evrensel bir gerçeğe dönüştürülerek kitleler kasıtlı olarak yanıltılır.
Sensationalism krizi, özellikle bilimsel araştırmaların çetrefilli istatistiksel sonuçlarının kamuoyuna aktarılması aşamasında patlak verir. Haberlerde yer alan "Risk yüzde yirmi arttı" gibi soyut bir ifade, başlangıçtaki mutlak risk oranının ne olduğu açıklanmadığında, olduğundan katbekat daha tehlikeli ve ürkütücü algılanabilir. Halkın istatistiksel okuryazarlığındaki eksiklikler, bu tür manipülasyonlar için en elverişli zemini hazırlar. Benzer şekilde, fareler veya in vitro hücre kültürü ortamında yapılan öncül deneylerin sonuçları, sanki insan denekler üzerinde uzun yıllar test edilmiş ve kesinleşmiş bir tedaviymiş gibi aktarılır. Konunun medya ekolojisindeki yansımalarını inceleyen Ben Goldacre bu durumu,"[1] Ben Goldacre, Oxford Üniversitesi, "Medyanın bilimsel verileri sansasyonel biçimde çarpıtması, halkın bilime olan inancını zedelerken sahte tedavilerin önünü açmaktadır", Tıp Etiği ve Medya Dergisi, Londra, 2008" sözleriyle eleştirerek, gazetecilik etiğindeki bu sorumsuzluğun halk sağlığını doğrudan tehdit ettiğini vurgulamıştır.
Akademik Basın Bürolarının Rolü Ve Tıklama Tuzağı Ekonomi Siyaseti
Bilimsel abartı yalnızca medyanın bir kusuru olmayıp, üniversitelerin basın bültenlerinden beslenen kurumsal bir PR yarışına dönüşmüştür.
Bu çarpıtma çarkının sorumluluğunu yalnızca gazete manşetlerine veya sosyal medya algoritmalarına yıkmak büyük bir haksızlık olur. Günümüz akademik dünyasında geçerli olan rekabetçi yapılanma, akademisyenleri, üniversitelerin basın ve halkla ilişkiler bürolarını ile araştırma kuruluşlarını da daha fazla fon, görünürlük ve popülarite elde edebilmek amacıyla kendi bulgularını abartılı biçimde pazarlamaya iter. Kurumlar arası fon dağılımının büyük ölçüde medyadaki görünürlüğe endekslendiği bu düzende, araştırmacılar da basın bültenlerinde "çığır açan devrim", "mucize keşif" gibi iddialı ifadelerin kullanılmasında sakınca görmez. Böylece bilimsel iletişim, insanlığa hakikat aktarmaktan çok, dijital dünyada dikkat çekme ve beğeni toplama yarışına dönüşür.
Bu durumun yarattığı en büyük ve onarılması güç sonuç, toplumun bilime duyduğu sarsılmaz güvenin kalbinden yaralanmasıdır. Bugün kamuoyuna "Kanser tedavisinde devrim niteliğinde mucize bulundu" diye duyurulan bir araştırmanın, birkaç yıl sonra hakem denetimlerinde veya klinik aşamalarda geçersiz olduğu anlaşıldığında, sıradan vatandaş yalnızca o spesifik habere değil, bilimin bütününe karşı derin bir kuşku ve güvensizlik geliştirir. Bilim insanları aşı tereddüdü, iklim inkarcılığı veya safsata temelli alternatif tıp akımlarıyla mücadele ederken, aslında kendi meslektaşlarının ve medyanın yarattığı bu abartı kültürünün enkazını temizlemek zorunda kalır. Sağlık hukuku ve medya ilişkileri üzerine çalışmalar yapan Timothy Caulfield bu tabloyu,"[2] Timothy Caulfield, Alberta Üniversitesi, "Akademik kurumların ve medyanın yarattığı abartı kültürü, kamusal alanda bilime olan güveni aşındıran en büyük dezenformasyon motorudur", Sağlık ve Toplum Araştırmaları, Edmonton, 2013" tespitiyle özetlemiş, bilim dünyasının kendi içindeki PR abartılarına acilen fren yapması gerektiğini savunmuştur.
Öte yandan, basın bültenlerindeki bu "abartı döngüsü" (hype pipeline), akademik makalenin kendisinden başlayarak medya zincirinin son halkasına kadar bozularak ilerler. Araştırmacı bulgusunu biraz parlatır, üniversitenin basın birimi bunu daha çekici bir başlıkla bültene dönüştürür, muhabir tıklama rekoru kırmak için haberi en uç noktaya taşır ve nihayetinde gerçeğin kendisi ortadan kaybolur. Bu sarmal, kamusal karar alıcıların bütçe ve politika oluştururken yanıltılmasına da zemin hazırlar. Toplumun gerçek bilimsel verilere dayalı politikalar geliştirebilmesi için, iletişim dilinin sansasyondan arındırılması ve şeffaflık ilkelerine bağlı kalması zorunludur.
Bilimsel İletişimde Gerçeği Basitleştirmek İle Çarpıtmak Arasındaki İnce Çizgi
Bilim karmaşık gerçekleri anlaşılır kılmak için basitleştirilebilir; ancak bu basitleştirme asla gerçeğin özünü tahrip eden bir manipülasyona dönüşmemelidir.
Özetle, bilim insanları ve araştırmacılar "Doğada tam olarak ne bulundu ve bu bulgu hangi sınırlılıklara sahip?" sorusunun peşinden giderken, sansasyonel popüler medya "Bu veriyi halka nasıl daha korkutucu, şaşırtıcı ve tıklanabilir anlatırım?" sorusuna odaklanır. Bilimsel iletişimdeki köklü kriz de tam bu noktada başlar: Karmaşık bir hakikati halkın anlayabileceği sadelikte basitleştirmek başka bir şeydir, sırf dikkat çekmek uğruna gerçeği bütünüyle çarpıtarak kitleleri yanıltmak bambaşka bir şeydir. Bilim insanları ile medya profesyonelleri arasındaki bu etik kopuş, toplumsal kriz dönemlerinde dezenformasyonun devasa boyutlara ulaşmasına yol açmaktadır.
Bu girdaptan kurtulmanın yolu, bilim gazeteciliğinde uzmanlaşmış, istatistiksel verileri okuyabilen nitelikli muhabirlerin yetişmesinden ve akademinin kendi popülerleşme hırsına sınır koymasından geçer. Sosyolog Dorothy Nelkin'in de belirttiği gibi, medya için bilim genellikle bir popüler kültür miti üretme aracıdır; ancak gerçek bilim, mitlerin konforlu dünyasından ziyade zahmetli ve soğuk gerçeklerin sahasıdır. Bilimin toplumsal barışı ve geleceği aydınlatabilmesi için, sansasyonun cazibesine kurban edilmeyecek kadar kıymetli olduğu gerçeği idrak edilmelidir.
Son tahlilde, medyanın yarattığı bu enformasyon gürültüsü içinde hakikatin sesini korumak, hem bilim insanlarının hem de bilinçli okurların ortak sorumluluğudur. Bilimsel iletişim, reytinglerin veya tıklama sayıların esiri olduğunda, gerçeğin ışığı söner ve yerine cehaletin karanlığı geçer. Konuyu kültürel ve sosyolojik boyutlarıyla ele alan Dorothy Nelkin bu gerçeği, "[3] Dorothy Nelkin, New York Üniversitesi, "Bilimin medya eliyle popülerleştirilmesi, nesnel gerçekliğin feda edildiği bir mitoloji üretim sürecine dönüşmemelidir", Kültür ve Bilim Eleştirileri, New York, 1995" diyerek vurgulamış, bilimin medyanın eğlence sektörüne malzeme yapılmaması gerektiğinin altını çizmiştir. Gerçek bilim, sansasyonun fiyakalı ışıklarında değil, hakikatin sabırlı ve sessiz laboratuvarlarında parlamaya devam edecektir.
[1] Ben Goldacre, Oxford Üniversitesi, "Medyanın bilimsel verileri sansasyonel biçimde çarpıtması, halkın bilime olan inancını zedelerken sahte tedavilerin önünü açmaktadır", Tıp Etiği ve Medya Dergisi, Londra, 2008
[2] Timothy Caulfield, Alberta Üniversitesi, "Akademik kurumların ve medyanın yarattığı abartı kültürü, kamusal alanda bilime olan güveni aşındıran en büyük dezenformasyon motorudur", Sağlık ve Toplum Araştırmaları, Edmonton, 2013
[3] Dorothy Nelkin, New York Üniversitesi, "Bilimin medya eliyle popülerleştirilmesi, nesnel gerçekliğin feda edildiği bir mitoloji üretim sürecine dönüşmemelidir", Kültür ve Bilim Eleştirileri, New York, 1995
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."