Görsel Bir Şölen Olarak Sömürgecilik ve Ötekinin İnşası
Modernitenin ve sanayileşmenin zirvesi sayılan 1889 Paris Dünya Fuarı, Eyfel Kulesi’nin görkemli açılışına ev sahipliği yaparken, aynı kulenin gölgesinde yaklaşık 28 milyon ziyaretçiyi ağırlayan çok daha sinsi bir "sergi" alanı bulunuyordu: "Village Nègre" yani Zenci Köyü. Bu alanlarda Afrika, Asya ve Okyanusya’nın ücra köşelerinden getirilen yerli halklar, kendileri için inşa edilen yapay habitatlarda, gündelik işlerini yaparken binlerce meraklı göz tarafından izleniyordu. Bu sergiler, sadece bir eğlence aracı değil, Batı’nın kendi "uygar" kimliğini tanımlamak için ihtiyaç duyduğu "ilkel öteki" imajını inşa etme laboratuvarlarıydı. Dönemin sömürgeci devletleri, uzak coğrafyalardaki hakimiyetlerini meşrulaştırmak adına, bu halkları biyolojik olarak "geri kalmış" ve dolayısıyla "yönetilmeye muhtaç" olarak pazarlıyordu. Fransız tarihçi ve görsel kültür uzmanı Pascal Blanchard, bu durumu şu şekilde özetlemektedir: "İnsan hayvanat bahçeleri, sömürgecilik ideolojisinin kitlelere enjekte edildiği en etkili propaganda aracıydı; burada sergilenenler insan değil, birer ideolojik nesneydi."[1] Bu sergiler sayesinde, sıradan bir Avrupalı vatandaş, kendi devletinin sömürge politikalarını sadece bir gazete haberi olarak okumakla kalmıyor, "uygarlaştırma misyonu"nun (mission civilisatrice) ne kadar gerekli olduğuna bizzat şahitlik ettiğine inandırılıyordu.
[1] Pascal Blanchard, CNRS - Nanterre University, "İnsan hayvanat bahçeleri, sömürgecilik ideolojisinin kitlelere enjekte edildiği en etkili propaganda aracıydı; burada sergilenenler insan değil, birer ideolojik nesneydi.", Human Zoos: Science and Spectacle in the Age of Colonial Empires, Liverpool University Press, Londra, 2008.
Sözde Bilimsel Irkçılık ve Antropolojik Panayırlar
On Dokuzuncu yüzyılın pozitivist bilim anlayışı, her şeyi sınıflandırma ve hiyerarşiye oturtma tutkusuyla yanıp tutuşurken, insan ırklarını da bu cetvele yerleştirmekten geri durmadı. Antropoloji ve biyolojinin henüz emekleme aşamasında olduğu bu dönemde, kafatası ölçümleri (kranyometri) ve fiziksel özellikler üzerinden yapılan analizler, ırkçılığa "bilimsel" bir kılıf uydurmak için kullanıldı. İnsan hayvanat bahçeleri, bu sözde bilimsel verilerin halka arz edildiği canlı müzelerdi. Bazı akademisyenler, sergilenen insanları kafeslerin arkasında inceleyerek, onların maymunlar ile "beyaz adam" arasındaki "kayıp halka" olduklarını iddia edecek kadar ileri gittiler. Bu dönemde öjenik akımının ve ırk hiyerarşisinin en ateşli savunucularından biri olan Madison Grant, bu sergileri destekleyen düşünsel yapıyı şöyle formüle ediyordu: "Doğanın hiyerarşisinde her ırkın yeri bellidir ve bu biyolojik gerçeklik, medeniyetin bekası için korunmalıdır; bazı gruplar evrimsel süreçte geri kalmıştır."[1] Grant gibi figürlerin teorileri, sadece panayırlardaki merakı beslemekle kalmadı, aynı zamanda ilerleyen yıllarda 20. yüzyılın en büyük soykırımlarına zemin hazırlayan ideolojik altyapıyı da besledi. Bilim, bu noktada bir keşif aracı olmaktan çıkıp, tahakkümün bir aygıtına dönüşmüştü.
[1] Madison Grant, Yale University, "Doğanın hiyerarşisinde her ırkın yeri bellidir ve bu biyolojik gerçeklik, medeniyetin bekası için korunmalıdır; bazı gruplar evrimsel süreçte geri kalmıştır.", The Passing of the Great Race, Charles Scribner's Sons, New York, 1916.
Kafeslerin Ardındaki İnsan: Ota Benga ve Sarah Baartman
İstatistiklerin ve ideolojik tartışmaların ötesinde, bu karanlık tarihin asıl yükünü taşıyan trajik bireysel hikayeler bulunmaktadır. Bunların en çarpıcı olanlarından biri, 1906 yılında New York Bronx Hayvanat Bahçesi’nde bir orangutan ile aynı kafeste sergilenen Kongolu Ota Benga’dır. Dişleri kabilesinin geleneğine göre sivriltilmiş olan Benga, "insana en yakın vahşi" etiketiyle binlerce kişiye teşhir edildi. Benga’nın hikayesi, insanlık onurunun nasıl hiçe sayıldığının somut bir kanıtı olarak tarihe geçti. Ancak Benga’dan çok daha önce, 1810’larda Avrupa’da "Hottentot Venüsü" lakabıyla sergilenen Güney Afrikalı Sarah Baartman, bu sömürgeci bakışın ilk kurbanlarından biriydi. Fiziksel özelliklerinin abartılı bir şekilde sergilenmesi, o dönemin sömürgeci fotoğrafçılığının ve antropolojik merakının ne kadar sapkın bir boyuta ulaştığını gösterir. Melbourne Üniversitesi’nden Anne Maxwell, bu görsel sömürüyü şu sözlerle eleştirmektedir: "Bu insanların fotoğraflanma ve sergilenme biçimleri, onların bireysel kimliklerini yok ederek onları sadece birer antropolojik tipolojiye indirgemeyi amaçlıyordu."[1] Bu bireyler, sadece fiziksel olarak değil, ruhsal ve kültürel olarak da birer "laboratuvar malzemesi" muamelesi görmüş, hayatları boyunca maruz kaldıkları bu travmaların bedelini ağır ödemişlerdir.
İnsan Onuru ve Entelektüel Denge: Ontolojik Bir İtiraz
Pozitivist ve materyalist bakış açısının insanı sadece biyolojik bir "tür" olarak sınıflandırıp kafeslere kapattığı bu dönemde, her ne kadar cılız kalsa da, insan onuruna dair evrensel ve inanç temelli itirazlar da yükselmekteydi. İnsanın yaratılıştan gelen bir saygınlığa (dignity) sahip olduğu ve tüm insanların özde bir ve eşit olduğu düşüncesi, bu ırkçı sergilerin karşısında en güçlü ahlaki barikatı oluşturuyordu. Özellikle kilise çevrelerinden ve inançlı bilim insanlarından gelen bazı sesler, biyolojik farklılıkların bir üstünlük vesilesi olamayacağını savunmuştur. Bu perspektife göre; insan, rastlantısal bir evrimsel hata değil, "Eşref-i mahlukat" yani yaratılmışların en şereflisi olarak ilahi bir emanettir. 20. yüzyılın önemli ilahiyatçılarından ve bilim insanlarından biri olan Alister McGrath, insanın bu ontolojik konumunu şu şekilde vurgulamaktadır: "İnsan doğası, laboratuvar verilerine sığmayacak kadar derin bir manevi değere sahiptir ve her birey, sadece var olduğu için dokunulmaz bir onur taşır; bu onuru hiçe sayan her sistem, bilimi de insanlığı da ifsat eder."[2] Bu itirazlar, sömürgeci bilim anlayışının "insanı hayvandan bir adım öte" gören indirgemeci yaklaşımına karşı, insanın aşkın ve kutsal bir varlık olduğunu hatırlatarak etik bir denge kurmaya çalışmıştır.
İnsan hayvanat bahçeleri, 1950’li yıllara kadar yer yer varlığını sürdürmüş olsa da, yükselen insan hakları bilinci ve sömürgecilik sonrası (post-kolonyal) eleştiriler sayesinde tarihin çöplüğüne atılmıştır. Ancak bu sergilerin bıraktığı kültürel miras, bugün hâlâ bilinçaltımızdaki "biz ve onlar" ayrımında, örtük ırkçılıkta ve kültürel önyargılarda yaşamaya devam etmektedir. Geçmişin bu karanlık yüzüyle yüzleşmek, sadece tarihsel bir borç değil, aynı zamanda gelecekte benzer ayrımcılıkların yaşanmaması için gereken en önemli entelektüel savunmadır. İnsanı, fiziksel özelliklerine, kökenine veya teknolojik gelişmişlik seviyesine göre değil, sadece "insan" olduğu için değerli gören bir anlayış, medeniyetin ulaştığı en yüksek mertebe olacaktır. Bu trajik tarih, bize bir toplumu aşağılamanın aslında tüm insanlığı aşağılamak olduğunu, her kafesin ardında yatanın sadece bir birey değil, bütün bir insanlık onuru olduğunu sarsıcı bir şekilde hatırlatmaktadır.
[1] Anne Maxwell, University of Melbourne, "Bu insanların fotoğraflanma ve sergilenme biçimleri, onların bireysel kimliklerini yok ederek onları sadece birer antropolojik tipolojiye indirgemeyi amaçlıyordu.", Colonial Photography and Exhibitions, Leicester University Press, Londra, 1999.
[2] Alister McGrath, Oxford University, "İnsan doğası, laboratuvar verilerine sığmayacak kadar derin bir manevi değere sahiptir ve her birey, sadece var olduğu için dokunulmaz bir onur taşır; bu onuru hiçe sayan her sistem, bilimi de insanlığı da ifsat eder.", The Dawkins Delusion?, SPCK Publishing, Londra, 2007.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)bize bu forumdan yazınızMakaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."www.yansimabilim.com.tr