Üniversite denildiğinde çoğu kişinin aklına diploma, meslek ve unvan geliyor. Oysa üniversite fikri bunlardan çok daha eskidir ve çok daha iddialıdır. Üniversite, bilgiyi aktaran değil, bilgiyi üreten bir kurum olarak doğmuştur. Bu yüzden üniversitenin temel işi öğretmekten önce araştırmak, sorgulamak ve mevcut bilgiyi tartışmaya açmaktır. Ancak bugün özellikle Türkiye’de üniversiteler, bu temel misyondan uzaklaşmış görünmektedir. Bilgi çoğalmakta, yayın sayıları artmakta; buna karşın analitik düşünce ve özgün araştırma aynı hızla gelişmemektedir. Sorun tam da burada başlamaktadır.
Üniversite ile mesleki eğitim arasındaki fark genellikle gözden kaçırılır. Meslek okulları ve uygulama merkezleri, belirli becerileri kazandırmak için vardır. Üniversite ise bir adım ötesini hedefler: “Bu bilgi neden böyle?” sorusunu sordurur. Berlin Üniversitesi’nden Wilhelm von Humboldt, üniversiteyi öğretimle araştırmanın birlikte yürüdüğü bir yapı olarak tanımlarken, bilginin sürekli yeniden üretilmesi gerektiğini vurgular[1]. Bu anlayışta üniversite, hazır cevapların değil, doğru soruların peşinden gider.
Bir fizikçinin yerçekimi formülünü kusursuz biçimde bilmesi etkileyicidir, ancak bu bilgi tek başına bilim değildir. Bilim, o formülün nerede işe yarayıp nerede yetersiz kaldığını sorgulayabilmektir. Aynı durum kimya için de geçerlidir. Kimyasal bileşikleri ezberlemek, onları farklı koşullar altında nasıl davranacaklarını düşünmeden aktarmak, bilimi ezbere indirger. Princeton Üniversitesi’nden Albert Einstein, “Bilgi sınırlıdır, hayal gücü ise evreni kuşatır” derken tam da bu farkı işaret eder[2]. Analitik düşünce, bilginin ötesine geçebilme cesaretidir.
Uygulama sorunları çoğu zaman yanlış yerde aranır. Mezunların sahada zorlanması, yalnızca teknik eksiklikten değil, araştırma zihniyetinin eksikliğinden kaynaklanır. Araştırmayı merkeze almayan bir eğitim, uygulamada da yetersiz kalır. Harvard Üniversitesi’nden Abraham Flexner, tıp eğitimi üzerine yaptığı çalışmalarda, uygulamanın ancak sağlam bir bilimsel temel üzerine kurulabileceğini savunur[3]. Araştırma yapmayı öğrenmeyen bir öğrenci, sahada karşılaştığı yeni durumlar karşısında çözüm üretmekte zorlanır.
Üniversitelerde yalnızca bilgi değil, uyum da ödüllendirildiğinde, eleştirel düşünce geri plana itilir. Analitik düşünen, sorgulayan bireyler zamanla sistem dışına itilirken, uyumlu olanlar yükselir. The New School for Social Research’ten Hannah Arendt, düşüncenin geri çekildiği ortamlarda sıradanlığın hızla norm hâline geldiğini belirtir[4]. Bu durum, üniversitelerin uzun vadede entelektüel gücünü zayıflatır.
Dünya çapında öne çıkan üniversitelerde bilginin doğruluğu değil, sorgulanabilirliği önemlidir. Oxford Üniversitesi’nden Roger Penrose, evrenin yapısı ve fizik yasaları üzerine yaptığı çalışmalarla, bilimin yerleşik kabulleri zorlayarak ilerlediğini gösterir[5]. Bu yaklaşımda soru sormak risk değil, akademik bir zorunluluktur. Türkiye’de ise çoğu zaman bilgi, sorgulanmadan aktarılır; bu da bilimsel üretimi sınırlar.
Üniversitenin geleceği, daha fazla diploma vermekte değil, daha iyi sorular sorabilmektedir. Araştırmayı merkeze almayan, analitik düşünceyi teşvik etmeyen bir üniversite modeli, bilimi ileri taşıyamaz. Bilim, ezberin değil, düşünmenin ürünüdür. Üniversiteler bu gerçeği hatırlamadıkça, bilimsel üretim nicel olarak artsa bile nitelik olarak yerinde sayacaktır.
[1] Wilhelm von Humboldt, On the Internal and External Organization of the Higher Scientific Institutions in Berlin, Prussian Ministry of the Interior, Berlin, 1810. University of Berlin.
[2] Albert Einstein, Ideas and Opinions, Crown Publishers, New York, 1954. Princeton University.
[3] Abraham Flexner, Medical Education in the United States and Canada, Carnegie Foundation, New York, 1910. Harvard University.
[4] Hannah Arendt, The Life of the Mind, Harcourt Brace Jovanovich, New York, 1978. The New School for Social Research.
[5] Roger Penrose, The Road to Reality, Jonathan Cape, London, 2004. University of Oxford.