Hukukun ortaya çıkışı yalnızca siyasal bir organizasyon biçimi değil; suç, sorumluluk ve adalet kavramlarının yeniden tanımlanması anlamına gelmiştir. Sümer, Babil ve erken imparatorluk hukuk metinleri üzerinden yapılan değerlendirme, yazılı yasaların şiddeti merkezileştiren, toplumsal düzeni metafizik meşruiyetle pekiştiren bir işlev gördüğünü göstermektedir. İnsanlık tarihinin en köklü ontolojik kırılmalarından biri, biyolojik zorunluluk olan klan ve soy örgütlenmesinin çözülerek yerini soyut bir irade olan yazılı hukuka bırakmasıdır. Bu dönüşüm yalnızca siyasal bir değişim değil; insanın suç, sorumluluk ve adalet anlayışının yeniden tanımlanmasıdır. Kabile toplumlarında hukuk, kan bağıyla örülmüş kolektif bir onur sistemine dayanırken, devletleşme süreciyle birlikte suç bireysel bir fiil olarak yeniden kodlanmıştır. İlk yazılı yasalar, ekonomik düzenlemelerin ötesinde, kozmik düzenin dünyevi izdüşümü olarak kurgulanmıştır. Hukuk, tanrısal iradenin yeryüzündeki temsili sayılmış; kral bu iradenin taşıyıcısı olarak konumlandırılmıştır. Bu nedenle yasa, yalnızca yaptırım gücü olan bir metin değil, toplumsal hayatı düzenleyen metafizik bir bağ haline gelmiştir.
Şiddetin Kamusallaştırılması ve Devletin Doğuşu
Klan düzeninde suç, bireyin şahsına değil, mensup olduğu soya yönelmiş kabul edilirdi. Bir ferdin işlediği fiil, tüm kabileyi bağlayan kolektif bir borç doğurur; bunun karşılığı çoğu zaman kan davası biçiminde ortaya çıkardı. Bu yapı, adaleti sınırsız bir şiddet döngüsüne dönüştürmekteydi.
Devletleşme, bu döngüyü kırmak amacıyla “intikamın kamulaştırılması” ilkesini hayata geçirmiştir. Artık mağdurun muhatabı failin kabilesi değil, kralın kurduğu yargı düzenidir. Böylece şiddet kişisel bir refleks olmaktan çıkarak hukuki bir prosedüre dönüşmüştür.
Samuel Noah Kramer, Sümer tabletlerinin yalnızca hukuki belgeler değil, toplumsal barışı sağlamak için geliştirilmiş ilk rasyonel düzenlemeler olduğunu belirtir. Ona göre Ur-Nammu yasaları, kan davasını tazminat sistemiyle ikame ederek hem ekonomik dengeyi kurmuş hem de siyasal otoriteyi meşrulaştırmıştır. Hammurabi döneminde ise bu süreç daha sert bir biçim almış ve “kısas” ilkesiyle devlet, tanrısal yetkiyle donanmış bir infaz aygıtına dönüşmüştür[1].
[1] KRAMER, Samuel Noah, History Begins at Sumer, Philadelphia, 1956.
Evrensel Yasa ve İlahi Meşruiyet
İmparatorluk ölçeğinde farklı halkları ve gelenekleri bir arada tutabilmek için yerel örflerin üzerinde evrensel nitelik taşıyan bir üst hukuk inşa edilmiştir. Bu hukuk, meşruiyetini kralın fiziksel gücünden değil, tanrısal iradeden alır. Hukuk ile dinin iç içe geçmesi, yasayı sıradan bir düzenleme olmaktan çıkarıp bütüncül bir yaşam nizamına dönüştürmüştür. Martha Roth, Mezopotamya hukuk koleksiyonlarının kralın adaletini evrenselleştirme girişimi olduğunu ve bu metinlerin bürokratik bir kılavuz işlevi gördüğünü vurgular. Yazılı yasalar, kralın fiziksel olarak bulunmadığı coğrafyalarda onun iradesini temsil eden sembolik birer varlık haline gelmiştir[1]. Henry Maine’in “statüden sözleşmeye geçiş” yaklaşımı, bu dönüşümün birey düzeyindeki karşılığını açıklar. Birey artık doğuştan gelen kabile statüsüyle değil, hukuk önündeki soyut kişiliğiyle tanımlanmaktadır. Böylece yurttaşlık fikrinin tarihsel temelleri atılmıştır[2].
Hukukun Metafizik Boyutu: Fıtrat ve Adalet
Hukukun evrimini yalnızca seküler bir gelişme olarak değerlendirmek, insan ruhundaki adalet arayışını eksik kavramaktır. Pozitivist bakış hukuku bir kontrol aygıtı olarak görürken, klasik düşünce onu hikmetle ilişkilendirir. Hukuk, insan doğasındaki denge ihtiyacının kurumsal ifadesidir. Ahmet Cevat Paşa, adaletin toplumsal düzen için vazgeçilmez olduğunu, çünkü hukukun ilahi düzenin yeryüzündeki tecellisi ve insanın fıtri bir ihtiyacı olduğunu ifade eder. Ona göre bir kanun ne kadar rasyonel olursa olsun, toplumsal vicdanda karşılık bulmadıkça uzun ömürlü olamaz. Bu yaklaşım, imparatorlukların yalnızca askeri güçle değil, ahlaki meşruiyetle ayakta kaldığını göstermektedir[3]. Klan toplumlarının kan bağına dayalı örgütlenmesinden devletlerin kanun bağına dayalı yapısına geçiş, yalnızca siyasi bir tercih değil, insanlığın daha yüksek bir adalet ve düzen arayışının tarihsel sonucudur. Hukuk, biyolojik kaderi aşan ilk büyük soyut bağdır. İmparatorlukları mümkün kılan görünmez mimari, kılıçtan çok metinle kurulan bu iktidar biçimidir. Yazılı yasa, şiddeti sınırlayan, toplumsal vicdanı biçimlendiren ve bireyi soyundan koparıp yurttaş haline getiren en güçlü araç olmuştur
[1] ROTH, Martha, Law Collections from Mesopotamia and Asia Minor, Atlanta, 1995.
[2] MAINE, Henry, Ancient Law: Its Connection with the Early History of Society, Londra, 1861.
[3] CEVAT PAŞA, Ahmet, Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye ve Hukuk Felsefesi Üzerine İncelemeler, İstanbul, 1876.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital Dergi
Instagram | Pinterest
Tel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)
bulentkucuktegirdag@gmail.com
Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur.
"Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."
www.yansimabilim.com.tr