Anadolu, yalnızca farklı medeniyetlerin gelip geçtiği bir coğrafya değil; medeniyetlerin üretildiği, dönüştüğü ve birbirine eklemlendiği tarihsel bir çekirdektir. Hititlerden Asurlulara, Lidyalılardan Bizans’a uzanan bu süreklilik, dünya tarihinin temel taşlarından birini oluşturur. Buna karşın Türkiye’de arkeoloji ve eskiçağ tarihi, gerek kamusal ilgi gerekse kurumsal destek açısından hak ettiği konumda değildir. Bu durum yalnızca maddi imkânsızlıklarla açıklanamaz; ideolojik ve zihinsel bariyerler, Anadolu’nun çok katmanlı geçmişinin bilimsel ve toplumsal olarak sahiplenilmesini zorlaştırmaktadır. Bu yazı, Hititler ve Bizans örnekleri üzerinden, söz konusu bariyerlerin arkeolojiye ve kültürel mirasa nasıl yansıdığını tartışmayı amaçlamaktadır.
Anadolu’da MÖ ikinci binyılda kurulan Hitit Devleti, yazılı hukuk sistemi, merkezi bürokrasisi ve uluslararası diplomasi anlayışıyla çağının en gelişmiş siyasal yapılarından birini temsil eder. Hititler ile Antik Mısır arasında imzalanan Kadeş Antlaşması, bilinen ilk yazılı barış antlaşması olarak dünya tarihinde özel bir yere sahiptir. Chicago Üniversitesi Oriental Institute’dan Trevor Bryce Hitit devlet yapısını değerlendirirken, “Hitit İmparatorluğu’nun gücü askeri yayılmadan çok, kurumsal düzen ve diplomatik esneklikten geliyordu” ifadesini kullanır[1]. Bu tespit, Hititlerin yalnızca bölgesel değil, küresel tarih açısından da belirleyici bir aktör olduğunu gösterir.
Hititlerin tarihsel önemi bilim dünyasında tartışmasız kabul edilmesine rağmen, popüler kültürde Antik Mısır’la kıyaslanabilecek bir görünürlüğe sahip olmaması dikkat çekicidir. Londra Üniversitesi’nden Mary Bachvarova, Hititlerin kamusal alandaki temsil eksikliğini, “Hitit tarihi büyük ölçüde metinlere ve arşivlere dayanır; bu da görsel anlatılar üzerinden ilerleyen modern popüler kültürde dezavantaj yaratır” sözleriyle açıklar[2]. Buna ek olarak, Türkiye’nin arkeolojik mirasını uluslararası ölçekte tanıtma konusunda yeterli strateji geliştirememesi, bu görünmezliği daha da derinleştirmektedir. Bilgi üretimi sürmekte, ancak bu bilgi geniş kitlelerle buluşamamaktadır.
Bizans İmparatorluğu, Anadolu ve özellikle İstanbul için yalnızca tarihsel bir dönem değil, kentsel ve altyapısal bir temel anlamına gelir. İstanbul’un surları, su kemerleri ve sarnıçları, Bizans mühendisliğinin ürünüdür. Buna rağmen Bizans mirası çoğu zaman “yabancı” ya da “bizden olmayan” olarak algılanmakta; Anadolu’nun farklı bölgelerinde Bizans yapılarının gündelik kullanım için tahrip edilmesi bu algının somut sonucunu oluşturmaktadır. İstanbul Üniversitesi’nden Aslı Niyazioğlu, bu durumu “Bizans’ı dışlamak, Anadolu’nun kendi tarihsel sürekliliğini inkâr etmesi anlamına gelir” şeklinde değerlendirir[3]. Yerebatan Sarnıcı gibi vitrinde olan örnekler korunurken, binlerce Bizans eseri sessizce yok olmaktadır.
Arkeolojiye yönelik mesafeli tutumun önemli bir nedeni, bazı ideolojik çevrelerde antik uygarlıkların “cahiliye” ya da “putperest” olarak etiketlenmesidir. Bu yaklaşım, bilimsel değil, teolojik ve ideolojik bir yargıdır. Cambridge Üniversitesi’nden Ian Hodder, arkeolojinin ideolojiyle ilişkisini ele alırken, “Geçmişi ahlaki kategorilerle sınıflandırmak, arkeolojinin temel yöntemleriyle bağdaşmaz” görüşünü dile getirir[4]. Bilim, inançları değil; üretim biçimlerini, toplumsal örgütlenmeyi ve maddi kültürü inceler. Bu ayrımın bulanıklaşması, arkeolojinin kamusal alanda değersizleşmesine yol açmaktadır.
Modern genetik çalışmalar, Anadolu’da nüfusun binlerce yıl boyunca büyük ölçüde süreklilik gösterdiğini ortaya koymaktadır. Harvard Üniversitesi’nden David Reich, Anadolu genetik tarihine ilişkin çalışmalarında, “Anadolu halkları, kültürel ve dini dönüşümlere rağmen biyolojik süreklilik sergilemektedir” sonucuna ulaşır[5]. Bu bulgu, Hititler, Romalılar, Bizanslılar ve daha sonraki toplumlar arasında keskin bir kopuştan söz etmenin bilimsel karşılığı olmadığını gösterir. Anadolu’nun geçmişini sahiplenmek, bugünkü toplumun kendi köklerini daha derinlikli biçimde anlaması anlamına gelir.
Hititler ve Bizans örnekleri, Türkiye’de arkeolojiye yönelik sorunların yalnızca maddi değil, zihinsel ve ideolojik boyutları olduğunu açıkça göstermektedir. Anadolu’nun çok katmanlı geçmişini “bizden” ve “bizden değil” ayrımıyla ele almak, bilimi daraltmakta ve kültürel mirası savunmasız bırakmaktadır. Oysa arkeoloji, bu topraklarda yaşamış tüm uygarlıkları anlamanın ve bugünü bu derinlik üzerinden kurmanın anahtarıdır. Anadolu’nun hafızası, ideolojik filtrelerden arındırıldığında, yalnızca geçmişi değil, geleceği de daha sağlam bir zemine oturtacaktır.
[1] Trevor Bryce, The Kingdom of the Hittites, Oxford University Press, Oxford, 2005. University of Chicago Oriental Institute.
[2] Mary Bachvarova, From Hittite to Homer, Cambridge University Press, Cambridge, 2016. University of London.
[3] Aslı Niyazioğlu, Bizans ve Osmanlı Dünyasında Tarih, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2018. İstanbul Üniversitesi.
[4] Ian Hodder, Entangled: An Archaeology of the Relationships between Humans and Things, Wiley-Blackwell, Oxford, 2012. University of Cambridge.
[5] David Reich, Who We Are and How We Got Here, Pantheon Books, New York, 2018. Harvard University.