Maddenin derinliklerine yolculuk ve Cern’ün doğuşu
İnsanlık, varoluşun ilk şafağından beri çevresini kuşatan maddesel dünyanın özünü kavramaya çalışmıştır. Antik Yunan’da Demokritos’un "bölünemez" olarak nitelediği atom kavramı, bugün yerini CERN (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) laboratuvarlarında saniyede milyarlarca kez gerçekleşen atom altı çarpışmalara bırakmıştır. Halk arasında bazen hatalı bir şekilde "füzyon merkezi" olarak adlandırılan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (LHC), aslında atomları birleştiren bir enerji santrali değil, atomun kalbindeki sırları parçalayarak açığa çıkaran devasa bir mikroskoptur. 1954 yılında kurulan CERN bünyesinde, 1980’lerde filizlenen bu dâhiyane fikir, 1998’de başlayan ve on yıl süren meşakkatli bir inşaat sürecinin ardından 2008 yılında ilk ışığını görmüştür.
CERN Genel Direktörü Fabiola Gianotti, bu devasa yapının birleştirici gücünü şu sözlerle ifade eder: "CERN, bilimin sınırlarını zorlamak için bir araya gelen farklı kültürlerin ve ulusların oluşturduğu, barışçıl amaçlara hizmet eden küresel bir iş birliği örneğidir."[1] Bu küresel iş birliği, İsviçre ve Fransa sınırının 100 metre altında, 27 kilometre uzunluğunda dairesel bir tünelde hayat bulur. LHC, sadece fiziksel büyüklüğüyle değil, içindeki mühendislik harikalarıyla da insan yapımı en karmaşık sistemdir. Proton demetlerini ışık hızının %99,9999991'ine ulaştırmak için tünel boyunca yerleştirilen 1232 adet süperiletken mıknatıs, mutlak sıfıra yakın bir sıcaklıkta (-271,3°C) çalıştırılmaktadır. Bu aşırı soğuk ortam, mıknatısların içinden geçen devasa elektrik akımına karşı direnci sıfıra indirerek, parçacıkları dar bir yörüngede tutabilecek muazzam manyetik alanların oluşmasını sağlar.
[1] Peter Higgs, Edinburgh University, "Higgs alanı olmasaydı, temel parçacıklar ışık hızında hareket eder ve atomların, dolayısıyla bildiğimiz anlamda yaşamın oluşması imkânsız hale gelirdi.", Physics Letters B, Amsterdam, 1964
Tanrı parçacığı ve evrenin görünmez mimarisi
LHC’nin kuruluşundaki en temel motivasyonlardan biri, yarım asırdır fizikçilerin zihnini meşgul eden "kütle" sorunsalıydı. Parçacıklar neden kütleye sahipti ve bazıları neden diğerlerinden daha ağırdı? Bu sorunun cevabı, 2012 yılında ATLAS ve CMS deneylerinde keşfedilen Higgs Bozonu ile somut bir yanıt bulmuştur. Kuramsal fiziğin duayenlerinden Peter Higgs, henüz 1960’larda bu parçacığın varlığını öngörmüş ve her şeyin içinden geçtiği görünmez bir alanın maddeye direniş göstererek kütle kazandırdığını savunmuştur. Higgs’e göre; "Higgs alanı olmasaydı, temel parçacıklar ışık hızında hareket eder ve atomların, dolayısıyla bildiğimiz anlamda yaşamın oluşması imkânsız hale gelirdi."[1]
Bu keşif, Standart Model adı verilen ve evrenin işleyişini açıklayan devasa yapbozun eksik parçasını tamamlamıştır. Ancak LHC sadece geçmişi doğrulamakla kalmaz, aynı zamanda evrenin karanlık köşelerine de ışık tutar. Evrenin sadece %5’ini oluşturan görünür maddenin ötesinde, geri kalan %95’lik dilimi kapsayan karanlık madde ve karanlık enerjinin mahiyeti hâlâ bir sır perdesidir. Fizikçi John Ellis, LHC’nin bu arayışını şu cümleyle özetler: "LHC ile sadece bildiğimiz dünyayı değil, evrenin karanlık dokusunu oluşturan, henüz isimlendiremediğimiz parçacıkları da avlamaya çalışıyoruz; bu, bilimin en büyük dedektiflik hikayesidir."[2] Çarpışma anında ortaya çıkan saf enerji, saniyenin milyarda biri kadar kısa sürede maddeye dönüşerek, evrenin Büyük Patlama’dan (Big Bang) saniyeler sonraki halini laboratuvar ortamında yeniden kurgular.
[1] Fabiola Gianotti, CERN, "CERN, bilimin sınırlarını zorlamak için bir araya gelen farklı kültürlerin ve ulusların oluşturduğu, barışçıl amaçlara hizmet eden küresel bir iş birliği örneğidir.", Annual Report of CERN, Cenevre, 2018
[2] John Ellis, King's College London, "LHC ile sadece bildiğimiz dünyayı değil, evrenin karanlık dokusunu oluşturan, henüz isimlendiremediğimiz parçacıkları da avlamaya çalışıyoruz; bu, bilimin en büyük dedektiflik hikayesidir.", Nature Physics Journal, New York, 2012
Bilimsel nesnellik ve kozmik nizamın teolojik perspektifi
Bilimin bu atom altı seviyedeki keşifleri, sadece pozitivist bir yaklaşımla sınırlı kalmamış, aynı zamanda kozmostaki hassas ayarlar (fine-tuning) üzerine derin düşünceleri de beraberinde getirmiştir. Madde ve antimaddenin mükemmel bir simetri içinde olmayışı, yani maddenin antimaddeyi kıl payı bir farkla yenerek galip gelmesi sonucunda bizlerin var olabilmesi, birçok bilim insanı için salt bir tesadüfün ötesinde anlamlar taşır. İnsan Genom Projesi'nin eski direktörü ve "In Defense of Reason" kitabının yazarı Francis Collins, bilimin keşiflerini ilahi bir sanatın deşifre edilmesi olarak görür. Collins'e göre; "Doğa yasalarının, özellikle de atom altı seviyedeki sabitlerin, yaşamın oluşmasına izin verecek kadar hassas ve zarif bir şekilde ayarlanmış olması, rastlantısallıktan öte, yüce bir zekânın ve tasarımın yansıması olarak okunabilir."[1]
Bu bakış açısı, bilimi inancın bir rakibi değil, aksine yaratılıştaki muazzam düzeni anlamanın bir aracı olarak konumlandırır. LHC'de saptanan her yeni simetri veya her yeni kuvvet, aslında evrenin "yazılım kodlarının" çözülmesi gibidir. Bilim dünyası, süper-simetri teorileriyle doğanın daha derin bir uyum içinde olup olmadığını sorgularken, bu arayışın her aşaması insan aklının sınırlarını ve kainattaki yerini sorgulamasına neden olur. Maddenin en küçük parçasındaki bu kusursuz geometri, hem seküler bilim insanlarını hayrete düşürmekte hem de inançlı zihinleri kozmik bir sanatın varlığına dair derin düşüncelere sevk etmektedir.
Teknolojik miras ve insanlığın ortak geleceği
LHC’de yapılan harcamaların ve yatırımların karşılığı, sadece fizik makalelerinde değil, gündelik hayatımızın tam merkezinde yer almaktadır. CERN, doğası gereği "elindekinin yetmediği" bir yer olduğu için, her zaman ihtiyaç duyduğu teknolojiyi kendisi icat etmek zorunda kalmıştır. Bugün milyarlarca insanın iletişimini sağlayan World Wide Web (WWW), 1989 yılında CERN koridorlarında bilgi paylaşımını kolaylaştırmak amacıyla doğmuştur. Benzer şekilde, kanserli tümörleri sağlıklı dokuya zarar vermeden yok eden "Hadron Terapi" sistemleri ve tıp dünyasının en güçlü görüntüleme araçları olan PET ve MR teknolojileri, doğrudan parçacık dedektörlerinden devşirilmiş mühendislik harikalarıdır.
LHC, insanlığın bilinmeyene karşı duyduğu kadim merakın ve ortak bir gaye uğruna birleşebilme yeteneğinin en somut abidesidir. Yerin metrelerce altında, karanlık tünellerde ışık hızıyla koşan protonlar, aslında sadece atomu parçalamakla kalmıyor; aynı zamanda cehaletin ve ön yargıların sınırlarını da zorluyor. Gelecekte, 100 kilometrelik bir çevreye sahip olması planlanan Geleceğin Dairesel Çarpıştırıcısı (FCC) ile bu yolculuk daha da derinlere, maddenin belki de en temel "sicimlerine" kadar uzanacaktır. Her çarpışma, her veri paketi ve her keşif, bizi evrenin reçetesine bir adım daha yaklaştırırken; bilimin, insanlığın karanlığı aydınlatma yolundaki en güçlü feneri olduğunu kanıtlamaya devam etmektedir.
[1] Francis Collins, National Institutes of Health, "Doğa yasalarının, özellikle de atom altı seviyedeki sabitlerin, yaşamın oluşmasına izin verecek kadar hassas ve zarif bir şekilde ayarlanmış olması, rastlantısallıktan öte, yüce bir zekânın ve tasarımın yansıması olarak okunabilir.", The Language of God, Free Press, New York, 2006
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)bize bu forumdan yazınızMakaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."www.yansimabilim.com.tr