Doğan Cüceloğlu’nun Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak adlı eseri, insanın yalnızca hayatta kalmasıyla gerçekten yaşaması arasındaki farkı sorgulayan bir düşünce dünyası kurar. Cüceloğlu’nun çalışmalarının genelinde olduğu gibi burada da temel mesele, insanın dış dünyayı değiştirmesinden önce kendi yaşam biçiminin farkına varmasıdır. İnsan ne kadar kazanıyor, hangi makamda bulunuyor, çevresindeki insanlar tarafından nasıl değerlendiriliyor ya da toplumda ne kadar saygın kabul ediliyor sorularının ötesinde başka bir soru vardır: Bütün bunların içinde insan kendi hayatını gerçekten yaşayabiliyor mu?
Bu soru, kitabın anlaşılması açısından merkezi öneme sahiptir.
Cüceloğlu’nun insan anlayışında birey yalnızca biyolojik ihtiyaçları olan bir canlı değildir. İnsan aynı zamanda anlam arayan, ilişki kuran, değer görmek isteyen, kendisini gerçekleştirmeye çalışan ve kendi hayatının sorumluluğunu üstlenebilen bir varlıktır. Bu nedenle hayatın yalnızca maddi koşullar üzerinden değerlendirilmesi eksik kalır. Karnı doyduğu halde kendisini değersiz hisseden, ekonomik olarak belirli bir düzeye ulaşmasına rağmen sürekli korku içinde yaşayan, toplumun beklentilerine uygun bir hayat sürdüğü halde kendi iç dünyasından uzaklaşan insan, görünüşte başarılı olsa bile Cüceloğlu'nun bakış açısından önemli bir yaşam sorunuyla karşı karşıyadır.
Burada “sefalet” kavramı yalnızca ekonomik yoksulluk anlamında düşünülmemelidir. Asıl mesele, insanın kendi potansiyelinden, özgürlüğünden, ilişkilerinden ve anlam duygusundan yoksun kalmasıdır. Bir insanın maddi açıdan rahat olması, onun psikolojik ve insani anlamda zengin bir hayat sürdüğü anlamına gelmez. Aynı şekilde maddi imkânların sınırlı olması da tek başına insanın hayatının değersiz olduğu anlamına gelmez.
Dolayısıyla “sefalet ötesi” ifadesi, yalnızca ekonomik yoksulluğun aşılması olarak değil, insanın kendisini küçülten, baskılayan ve kendi hayatından uzaklaştıran koşulların aşılması şeklinde okunabilir.
Cüceloğlu'nun düşünce dünyasında önemli ayrımlardan biri, hayatı sürdürmek ile hayatı yaşamak arasındaki farktır.
Hayatı sürdürmek oldukça mekanik bir süreç haline gelebilir. İnsan sabah kalkar, işe gider, para kazanır, faturalarını öder, ailesinin ihtiyaçlarını karşılar, toplumun kendisinden beklediği davranışları yerine getirir ve ertesi gün aynı döngüyü tekrarlar. Yıllar böyle geçebilir.
Fakat bütün bunları yapan kişinin kendi hayatına ne kadar katıldığı ayrı bir sorudur.
İnsan bazen kendi hayatının öznesi olmaktan çıkar ve başkalarının belirlediği bir senaryonun oyuncusu haline gelir. Anne-babanın beklentileri, toplumun değer yargıları, ekonomik zorunluluklar, “el âlem ne der?” düşüncesi, başarı ölçütleri ve statü arayışı insanın seçimlerini belirlemeye başlayabilir.
Böyle bir durumda kişi dışarıdan bakıldığında normal bir hayat sürdürüyor olabilir. Ancak kendi isteklerini, korkularını, ihtiyaçlarını ve değerlerini yeterince tanımadan yaşayan insan, kendi hayatının yönünü belirlemekte zorlanır.
Cüceloğlu'nun yaklaşımında insanın kendisini tanıması bu nedenle temel bir başlangıç noktasıdır.
Kişi önce “Ben kimim?” sorusuyla karşılaşmalıdır. Fakat bu soru basit bir kimlik sorusu değildir. “Ben hangi mesleği yapıyorum?”, “Nerede yaşıyorum?” veya “Ne kadar kazanıyorum?” sorularından daha derindir. Buradaki “Ben kimim?” sorusu, kişinin kendi duygularını, değerlerini, korkularını, ihtiyaçlarını ve yaşamdan beklentilerini fark etmesini gerektirir.
Cüceloğlu'nun eserlerinde sıkça karşılaşılan önemli temalardan biri, bireyin kendi gerçekliği ile toplumun ondan beklediği kimlik arasındaki gerilimdir.
Çocukluk döneminden itibaren insanlara çeşitli roller öğretilir. İyi çocuk olmak, başarılı öğrenci olmak, uslu davranmak, büyüklerin sözünden çıkmamak, toplum tarafından kabul görmek gibi beklentiler bireyin kişiliğinin oluşumunda etkili olur.
Bu beklentilerin tamamı kötü değildir. İnsan bir toplum içinde yaşadığı için başkalarının haklarını ve ihtiyaçlarını dikkate almak zorundadır. Sorun, kişinin bütün yaşamını yalnızca başkalarının onayını kazanmak üzerine kurmasıyla ortaya çıkar.
“Beni beğenecekler mi?”
“Benden memnun olacaklar mı?”
“Başarılı olduğumu düşünecekler mi?”
“Yanlış yaparsam ne derler?”
Bu sorular insanın zihninde sürekli dolaşmaya başladığında kişi kendi iç sesini duymakta zorlanabilir.
Böyle bir hayatın en önemli sonucu, insanın zamanla kendi tercihleri ile başkalarının beklentilerini birbirinden ayıramamasıdır.
İnsan gerçekten istediği için mi bir şey yapmaktadır, yoksa kabul görmek için mi?
Bir mesleği sevdiği için mi seçmiştir, yoksa ailesi istediği için mi?
Bir ilişkiyi sürdürmek istediği için mi sürdürmektedir, yoksa yalnız kalmaktan korktuğu için mi?
Bir düşünceyi gerçekten benimsediği için mi savunmaktadır, yoksa ait olduğu çevreden dışlanmamak için mi?
Cüceloğlu'nun insan psikolojisine ilişkin yaklaşımı açısından bu sorular oldukça önemlidir. Çünkü insanın özgürleşmesi, öncelikle kendi davranışlarının arkasındaki gerçek nedenleri fark etmesiyle başlar.
Eserin düşünsel çerçevesinde insanın yalnız başına ele alınması mümkün değildir. İnsan ilişkisel bir varlıktır.
Kişinin kendisini nasıl hissettiği, çoğu zaman çevresindeki insanlarla kurduğu ilişkilerin niteliğiyle yakından bağlantılıdır. Aile, eş, çocuklar, arkadaşlar, öğretmenler, çalışma arkadaşları ve toplum bireyin psikolojik dünyasını şekillendirir.
Bu nedenle insanın hayat kalitesini yalnızca bireysel başarılarla ölçmek yanıltıcıdır.
Bir insan çok başarılı olabilir fakat kendisini sürekli yalnız hissedebilir.
Çok para kazanabilir fakat ailesiyle sağlıklı iletişim kuramayabilir.
Toplum tarafından saygın kabul edilebilir fakat kendi içinde sürekli bir değersizlik duygusu taşıyabilir.
Buna karşılık maddi imkânları sınırlı olan başka bir insan, çevresindeki kişilerle güvene dayalı ilişkiler kurabilir, kendisini değerli hissedebilir ve hayatını anlamlı bulabilir.
Burada Cüceloğlu'nun yaklaşımının önemli bir noktası ortaya çıkar: İnsanın gerçek zenginliği yalnızca sahip olduklarıyla değil, kurabildiği anlamlı ilişkilerle de ilgilidir.
Bu anlayış, “hayatı yaşamak” kavramını maddi başarıdan daha geniş bir çerçeveye taşır.
İnsan hayatındaki birçok problem, kişi onları fark etmediği sürece değiştirilemez.
Bu nedenle Cüceloğlu'nun düşünce sisteminde farkındalık önemli bir yere sahiptir. İnsan önce içinde bulunduğu durumu görebilmelidir.
“Ben neden böyle davranıyorum?”
“Neden sürekli korkuyorum?”
“Neden başkalarının onayına bu kadar ihtiyaç duyuyorum?”
“Neden hayır diyemiyorum?”
“Neden kendimi olduğum gibi ifade edemiyorum?”
“Neden sahip olduklarım bana yetmiyor?”
Bu soruların kolay cevapları olmayabilir. Ancak soruların sorulması bile insanın kendi yaşamına dışarıdan bakabilmesini sağlar.
Burada psikolojik gelişim, hazır reçetelerden ziyade bir bilinçlenme süreci olarak karşımıza çıkar.
İnsan kendisini değiştirmeye çalışmadan önce kendisini anlamaya başlamalıdır.
Bu yaklaşım kitabın temel düşüncesi açısından önemlidir. Çünkü insanın hayatındaki sorunların tamamı dış koşullardan kaynaklanmaz. Bazı sorunlar kişinin dünyayı algılama biçiminden, ilişkilerinden, geçmişten getirdiği kabullerden ve kendisi hakkında oluşturduğu düşüncelerden kaynaklanabilir.
Bu açıdan bakıldığında “sefalet ötesi”, yalnızca maddi yoksulluğun ötesine geçmek değildir.
Daha geniş anlamıyla insanın;
korkunun ötesine,
değersizlik duygusunun ötesine,
başkalarının onayına bağımlılığın ötesine,
mekanik bir yaşamın ötesine
geçebilmesini ifade eden bir düşünce olarak okunabilir.
İnsanın hayatını sahiplenmesi burada temel mesele haline gelir.
Hayatı sahiplenmek, insanın her şeyi kontrol edebilmesi anlamına gelmez. İnsan doğduğu aileyi, geçmişini, ekonomik koşulların tamamını veya toplumun bütün özelliklerini seçemez. Fakat kendi hayatına ilişkin bazı seçimlerde sorumluluk üstlenebilir.
Kendi davranışlarını sorgulayabilir.
İlişkilerini gözden geçirebilir.
Değerlerini belirginleştirebilir.
Korkularının farkına varabilir.
Kendisini başkalarının beklentilerinden ayırmaya başlayabilir.
Ve en önemlisi, kendi hayatının sorumluluğunu başkasına devretmemeyi öğrenebilir.
Bu nedenle Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak, yalnızca psikolojik sorunları anlatan bir çalışma olarak değil, insanın kendi yaşamına nasıl bakabileceğini sorgulayan bir eser olarak değerlendirilebilir.
Kitabın temel sorusu sonunda oldukça sade bir biçime indirgenebilir:
“Yaşadığımız hayat gerçekten bize ait mi?”
Bu soru, eserin geri kalanını anlamak için önemli bir anahtar görevi görür. Çünkü insanın hayatını değiştirebilmesi için önce içinde bulunduğu yaşam biçimini görmesi gerekir. Kişi kendi hayatını başkalarının belirlediği ölçülerle değerlendirmeye devam ettiği sürece özgürleşmesi zorlaşır.
Dolayısıyla Cüceloğlu'nun yaklaşımında “iyi hayat”, kusursuz veya problemsiz hayat değildir. Daha çok insanın kendisini tanıdığı, ilişkilerinin farkında olduğu, sorumluluk alabildiği, başkalarının sınırlarına saygı gösterirken kendi sınırlarını da koruyabildiği ve yaşamına bilinçli biçimde katılabildiği bir hayat anlayışına işaret eder.
Birinci bölümün temel sonucu şudur: İnsan yalnızca yaşadığı için hayatını yaşamış olmaz. Hayatı yaşamak, insanın kendi varlığının, ilişkilerinin, seçimlerinin ve sorumluluklarının farkına varmasını gerektirir. “Sefalet ötesi” ise bu farkındalığın önündeki içsel ve dışsal engelleri aşma arayışı olarak okunabilir.
Bir insanın bugünkü davranışlarını anlamak için yalnızca bugünkü hayatına bakmak çoğu zaman yeterli değildir. İnsan, çocukluğundan itibaren yaşadığı ilişkilerin, gördüğü davranışların, kendisine söylenen sözlerin ve ailesinin oluşturduğu ortamın izlerini taşır. Doğan Cüceloğlu’nun insan anlayışında bu geçmiş özellikle önemlidir. Çünkü bireyin kendisini nasıl gördüğü, başkalarıyla nasıl ilişki kurduğu ve hayatta neyi güvenli ya da tehlikeli kabul ettiği büyük ölçüde erken dönem deneyimleriyle bağlantılıdır.
Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Geçmiş, insanın kaderi değildir. Çocuklukta öğrenilmiş davranış biçimleri yetişkinlikte devam edebilir; fakat insan bunların farkına vardığında onları yeniden değerlendirme ve değiştirme imkânına sahiptir. Bu nedenle Cüceloğlu’nun yaklaşımında geçmişi anlamak, geçmişe mahkûm olmak anlamına gelmez. Tam tersine, insanın bugünkü hayatının sorumluluğunu daha bilinçli biçimde üstlenebilmesinin başlangıcıdır.
Bir çocuğun gelişiminde temel meselelerden biri, kendisini değerli ve güvende hissedebilmesidir.
Çocuk dünyaya geldiğinde kendisi hakkında hazır bir düşünceye sahip değildir. “Ben değerliyim”, “Ben sevilmeye layığım”, “Dünya güvenli bir yerdir” veya “İnsanlara güvenilmez” gibi düşünceler zaman içerisinde oluşur. Çocuk, özellikle kendisine en yakın insanların davranışlarından dünyayı anlamaya çalışır.
Anne-babanın çocuğu dinlemesi, onun duygularını önemsemesi, hata yaptığında yalnızca cezalandırmak yerine davranışını anlamasına yardımcı olması, çocuğun kendisiyle ilgili algısını etkiler.
Bunun tersine sürekli küçümsenen, korkutulan, aşağılanan veya yalnızca başarı gösterdiğinde değer verilen bir çocuk farklı bir iç dünya geliştirebilir.
Örneğin bir çocuğa sürekli “Sen zaten beceremezsin” denildiğini düşünelim. Çocuk bu cümleyi yalnızca o an söylenmiş bir söz olarak bırakmayabilir. Zaman içerisinde bunu kendisi hakkında bir gerçeğe dönüştürebilir.
Yetişkin olduğunda yeni bir işe başlamaktan çekinebilir.
Hata yapmaktan aşırı korkabilir.
Eleştiriyi kişiliğine yönelik bir saldırı gibi algılayabilir.
Başarısız olduğunda yalnızca “Bu iş olmadı” demek yerine “Ben başarısız bir insanım” sonucuna varabilir.
Buradaki temel sorun, olay ile kişinin kendisi arasında yanlış bir bağ kurulmasıdır.
Bir insanın bir konuda başarısız olması başka şeydir; kendisini bütünüyle başarısız olarak görmesi başka şey.
Cüceloğlu'nun insan gelişimine ilişkin yaklaşımı açısından bu ayrım oldukça değerlidir.
Modern toplumlarda çocuklara çoğu zaman başarı üzerinden değer verilmesi önemli bir problemdir.
Çocuk iyi not aldığında övülür.
Sınavı kazandığında gurur kaynağı olur.
İyi bir üniversiteye girdiğinde aile mutlu olur.
İyi bir meslek sahibi olduğunda toplum tarafından takdir edilir.
Bütün bunlar elbette olumlu gelişmeler olabilir. Ancak çocuk zamanla şu düşünceyi öğrenirse sorun ortaya çıkar:
“Başarılıysam değerliyim.”
Bu düşüncenin yetişkinlikteki karşılığı oldukça ağır olabilir.
İnsan sürekli kendisini başkalarıyla karşılaştırmaya başlar. Daha fazla para kazanmak, daha yüksek mevkiye çıkmak, daha fazla tanınmak veya daha başarılı görünmek bir tür zorunluluğa dönüşür.
Böylece başarı, insanın hayatını geliştiren bir araç olmaktan çıkar ve insanın kendi değerini kanıtlamak için kullandığı bir araca dönüşür.
Bu durumda kişi başarılı olduğu halde huzurlu olmayabilir. Çünkü her başarıdan sonra yeni bir başarı gerekecektir.
Bir sınav kazanılmıştır; şimdi daha yüksek bir sınav vardır.
Bir makam elde edilmiştir; şimdi daha yüksek bir makam vardır.
Bir ev alınmıştır; şimdi daha büyük bir ev gerekmektedir.
Bir gelir düzeyine ulaşılmıştır; şimdi daha fazlası istenmektedir.
Böyle bir yaşamda insanın kendisine şu soruyu sorması gerekir:
“Ben bunları gerçekten istediğim için mi yapıyorum, yoksa değerli olduğumu kanıtlamak için mi?”
Bu soru, kitabın “hayatı yaşamak” anlayışı açısından oldukça önemlidir.
Her aile yalnızca açıkça söylenen kurallarla yaşamaz. Bir de konuşulmayan kurallar vardır.
“Bizim ailede kimse ağlamaz.”
“Büyüklerin yanında konuşulmaz.”
“Erkek adam korkmaz.”
“Kız çocuğu uslu olur.”
“İnsanlara güvenilmez.”
“Ne olursa olsun aile için katlanılır.”
“Komşular ne der?”
“İnsan kendi derdini kimseye anlatmaz.”
Bu tür mesajlar çocuğun dünyayı algılama biçimini etkileyebilir.
Çocuk çoğu zaman ailesinin söylediği şeylerden daha fazlasını davranışlardan öğrenir. Anne-baba birbirleriyle nasıl konuşuyor? Hata yaptıklarında ne yapıyorlar? Öfkelendiklerinde nasıl davranıyorlar? Birbirlerini dinliyorlar mı? Çocuğun düşüncesine değer veriyorlar mı?
Çocuk bunları gözlemleyerek insan ilişkileri hakkında bir model oluşturur.
Bu nedenle yetişkinlikteki bazı davranışların kökenini yalnızca kişinin bugünkü koşullarında aramak yeterli olmayabilir.
Örneğin sürekli bağırılan bir evde büyüyen çocuk, bağırmayı normal iletişim biçimi olarak öğrenebilir. Sürekli susmanın beklendiği bir evde büyüyen başka bir çocuk ise kendi düşüncelerini ifade etmekte zorlanabilir.
Bu durum, yetişkinlikte ilişkileri doğrudan etkileyebilir.
İnsanların yetişkinlikte sıkça kullandığı ifadelerden biri “Ben böyleyim”dir.
“Ben zaten sinirliyim.”
“Ben insanlara güvenmem.”
“Ben duygularımı belli edemem.”
“Ben hayır diyemem.”
“Ben böyle yetiştim.”
Bu cümlelerin arkasında bazen uzun yıllar önce öğrenilmiş davranış kalıpları bulunabilir.
İnsan bunları kendi kişiliğinin değişmez özellikleri zanneder.
Oysa bir davranışın uzun süredir devam ediyor olması, onun değiştirilemez olduğu anlamına gelmez.
Cüceloğlu'nun yaklaşımının önemli taraflarından biri burada ortaya çıkar: İnsan kendisini tanıyabilir ve yeniden değerlendirebilir.
Bu kolay bir süreç değildir. Çünkü insanın kendi davranışlarını sorgulaması, yıllardır doğru kabul ettiği bazı düşüncelerle yüzleşmesini gerektirir.
Örneğin çocukluğunda “hata yapmak kötüdür” mesajını alan bir kişi, yetişkinlikte hata yaptığında yoğun bir kaygı yaşayabilir. Fakat zaman içerisinde bunun farkına vararak şu ayrımı öğrenebilir:
Hata yapmak insan olmanın bir parçasıdır; hatadan hiçbir şey öğrenmemek ise ayrı bir meseledir.
Bu ayrım, kişinin kendisine daha gerçekçi yaklaşmasını sağlayabilir.
Çocuk yetiştirme biçimi, kitabın düşünce dünyasında ele alınabilecek en önemli konulardan biridir.
Korku kısa vadede davranışları kontrol edebilir. Çocuk cezalandırılmaktan korktuğu için susabilir, söz dinleyebilir veya istenmeyen davranışı yapmayabilir.
Ancak burada önemli bir soru vardır:
Çocuk doğru davranışı gerçekten anladığı için mi yapmaktadır, yoksa cezadan korktuğu için mi?
Bu ikisi aynı değildir.
Korkuya dayalı eğitimde çocuk dışarıdan kontrol edildiği sürece kurallara uyabilir. Fakat dış denetim ortadan kalktığında davranışın devam edip etmeyeceği belirsizleşir.
Buna karşılık sorumluluk bilinci geliştiren eğitimde çocuk neden belirli bir davranışın doğru ya da yanlış olduğunu anlamaya başlar.
Bu fark, yetişkinlikte de görülür.
Sadece otorite varken kurallara uyan insan ile kuralların olmadığı durumda da kendi değerleri doğrultusunda davranan insan aynı değildir.
Birincisinde dış denetim vardır.
İkincisinde iç sorumluluk.
Cüceloğlu'nun insan anlayışında olgunlaşma, dışarıdan sürekli kontrol edilen bir birey olmaktan çıkarak kendi davranışlarının sorumluluğunu üstlenen bir birey haline gelmekle ilişkilidir.
Çocuğun dinlenmesi, yalnızca onun söylediklerini işitmek değildir.
Dinlemek, çocuğun dünyasını anlamaya çalışmaktır.
Çocuk bir korkusunu anlattığında “Bunda korkacak ne var?” demek kolaydır. Fakat yetişkin açısından küçük görünen bir şey çocuk açısından son derece gerçek olabilir.
Çocuk üzüldüğünde “Ağlama!” demek de kolaydır. Ancak çocuğun duygusunu bastırmak ile onu yönetmesine yardımcı olmak aynı şey değildir.
Bir çocuğun duygusunu kabul etmek, onun her davranışını kabul etmek anlamına gelmez.
Çocuk öfkelenebilir; fakat başkasına zarar vermesine izin verilmez.
Çocuk korkabilir; fakat korkusunun hayatını tamamen yönetmesine izin verilmez.
Çocuk başarısız olabilir; fakat başarısızlığı onun değersiz olduğu anlamına gelmez.
Bu ayrımlar çocuğun duygularıyla davranışlarını birbirinden ayırmayı öğrenmesine yardımcı olur.
Böylece çocuk zamanla kendi iç dünyasını tanımaya başlar.
Cüceloğlu'nun yaklaşımını değerlendirirken önemli bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir: Çocukluk deneyimlerinin yetişkinlik üzerindeki etkisini kabul etmek, bütün sorumluluğu anne-babaya yüklemek anlamına gelmez.
Her insan belirli koşullar içinde yetişir.
Anne-babalar da kendi çocukluklarından, toplumlarından ve dönemlerinin kültürel anlayışından etkilenirler.
Dolayısıyla geçmişi anlamanın amacı suçlu bulmak değil, davranışların nasıl oluştuğunu görebilmektir.
Bu fark önemlidir.
Çünkü kişi sürekli geçmişi suçlarsa bugünkü hayatının sorumluluğunu almakta zorlanabilir.
“Ben böyle oldum çünkü ailem şöyleydi.”
“Ben insanlara güvenemiyorum çünkü çocukken bunu yaşadım.”
“Ben kendimi ifade edemiyorum çünkü bana hiç söz hakkı verilmedi.”
Bu açıklamalar geçmişi anlamaya yardımcı olabilir. Fakat yetişkinlikte bunların yanına başka bir soru daha eklenmelidir:
“Peki bugün bununla ne yapacağım?”
İşte sorumluluk burada başlar.
İnsanın kendisini tanıması bir kez tamamlanan bir işlem değildir. İnsan yaşadıkça değişir.
Çocuklukta başka ihtiyaçları vardır.
Gençlikte başka sorularla karşılaşır.
Orta yaşta farklı sorumluluklar üstlenir.
Yaş ilerledikçe hayatın anlamı, zamanın sınırlılığı ve geride bırakılan yaşam daha fazla önem kazanabilir.
Bu nedenle kişinin belirli aralıklarla kendi hayatına dönüp bakması gerekir.
“Ben şu anda nasıl bir hayat yaşıyorum?”
“Bu hayat benim değerlerimle uyumlu mu?”
“İlişkilerimde kendim olabiliyor muyum?”
“Başkalarının beklentileri hayatımı ne kadar belirliyor?”
“Geçmişten taşıdığım hangi davranışlar artık bana hizmet etmiyor?”
Bu sorular, Cüceloğlu'nun düşünce dünyasındaki farkındalık anlayışının pratik karşılığı olarak görülebilir.
Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak* bağlamında çocukluk ve aile, insanın hayatını açıklayan önemli bir arka plan oluşturur. İnsan dünyaya belirli bir kişilik kalıbıyla gelmez; ilişkiler içerisinde kendisi ve dünya hakkında çeşitli kabuller geliştirir.
Fakat bu kabuller değişmez kaderler değildir.
İnsanın yetiştiği aile, gördüğü davranışlar ve yaşadığı deneyimler onun üzerinde güçlü izler bırakabilir. Buna rağmen yetişkin insanın önemli bir imkânı vardır: Fark etmek ve yeniden seçmek.
Bu nedenle kitabın düşünsel çizgisinde geçmişi bilmek, geçmişte yaşamak anlamına gelmez. Geçmişi anlamak, bugünkü davranışların köklerini görerek daha bilinçli bir hayat kurmanın araçlarından biridir.
Bir insanın hayatını gerçekten yaşamaya başlaması da burada mümkün hale gelir. Çünkü kişi artık yalnızca kendisine öğretilmiş davranışları tekrar etmek yerine, “Bana ne öğretildi?” ile “Ben bugün neyi seçiyorum?” sorularını birbirinden ayırmaya başlar.
Doğan Cüceloğlu’nun insan anlayışında bireyin hayat kalitesini belirleyen en önemli alanlardan biri ilişkileridir. İnsan tek başına yaşayan, yalnızca kendi ihtiyaçlarıyla hareket eden bir varlık değildir. Aile içinde, arkadaşlık ilişkilerinde, iş hayatında ve toplum içerisinde sürekli olarak başka insanlarla ilişki kurar. Bu nedenle insanın kendisini tanıması kadar, başkalarıyla nasıl iletişim kurduğunu anlaması da önemlidir.
Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak* düşüncesini bu açıdan ele aldığımızda önemli bir soru ortaya çıkar:
İnsan başkalarıyla ilişki kurarken kendisi olarak kalabiliyor mu?
Çünkü bazı insanlar yalnız kalmaktan korktukları için sürekli başkalarının beklentilerine göre davranır. Bazıları çatışmadan kaçınmak için düşüncelerini söylemez. Bazıları sevgi görmek için kendisinden vazgeçer. Bazıları ise karşısındaki insanı kontrol ederek ilişkilerini güvence altında tutmaya çalışır.
Bütün bu davranışların ortak noktası, insanın sağlıklı bir ilişki kurmak yerine kendi iç dünyası ile dış dünya arasında sürekli bir mücadele yaşamasıdır.
Cüceloğlu'nun yaklaşımında sağlıklı ilişki, iki insanın birbirini değiştirmeye çalışmadan birbirinin varlığını kabul edebilmesiyle yakından bağlantılıdır.
İletişim denildiğinde çoğu insan konuşmayı düşünür. Oysa iletişim yalnızca kelimelerden oluşmaz.
Bir insanın ses tonu, yüz ifadesi, beden hareketleri, susması, karşısındakini dinleme biçimi ve verdiği tepkiler de iletişimin parçalarıdır.
Bir baba çocuğuna “Senin fikrin önemli” diyebilir. Fakat çocuk konuşurken sürekli telefonuyla ilgileniyorsa, sözünü kesiyorsa veya sonunda “Sen daha çocuksun, ne anlarsın?” diyorsa söylenen cümle ile davranış arasında bir çelişki oluşur.
Çocuk çoğu zaman söylenen sözden çok davranıştan mesaj alır.
Aynı durum yetişkin ilişkileri için de geçerlidir.
Eşine “Sana güveniyorum” diyen fakat sürekli onun telefonunu kontrol eden bir insanın sözü ile davranışı birbirini desteklememektedir.
“Senin fikrine saygı duyuyorum” deyip karşısındaki insanın her cümlesini küçümsemek de aynı çelişkinin başka bir biçimidir.
Bu nedenle gerçek iletişim yalnızca ne söylediğimizle değil, karşımızdaki insana nasıl davrandığımızla ilgilidir.
İlişkilerde sık yapılan hatalardan biri, dinlemek ile cevap vermeyi birbirine karıştırmaktır.
Bir insan konuşurken çoğu zaman karşı tarafın sözünün bitmesini bekleriz. Fakat zihnimiz o sırada vereceğimiz cevabı hazırlamaktadır.
Bu durumda fiziksel olarak dinliyor gibi görünsek de aslında karşımızdaki insanı anlamaya çalışmıyoruzdur.
Gerçek dinleme ise başka bir şeydir.
Karşımızdaki insanın ne söylediğini, neden söylediğini ve hangi duygunun arkasında bulunduğunu anlamaya çalışmayı gerektirir.
Örneğin bir eş “Bugün kendimi çok yalnız hissettim” dediğinde verilebilecek cevaplardan biri “Ama bütün gün senin yanındaydım” olabilir.
Bu cevap olayın gerçekliğini savunmaya yöneliktir.
Başka bir cevap ise “Bugün kendini yalnız hissetmene ne sebep oldu?” olabilir.
İkinci yaklaşım, kişinin yaşadığı duyguyu anlamaya çalışır.
Aradaki fark küçük görünse de ilişkiler açısından oldukça büyüktür.
Çünkü insan her zaman çözüm istemez. Bazen önce anlaşılmak ister.
Cüceloğlu'nun iletişim anlayışında insanın karşısındakini anlamaya çalışması bu nedenle temel bir değere dönüşür.
İnsanların çatışma sırasında kullandıkları dil, ilişkinin geleceğini doğrudan etkileyebilir.
“Sen zaten hiçbir zaman beni dinlemiyorsun.”
“Sen hep böylesin.”
“Senin yüzünden hayatım mahvoldu.”
“Sen adam olmazsın.”
Bu tür cümlelerde karşıdaki insanın kişiliği hedef alınır.
Kişiliğe yönelik suçlama savunmayı tetikleyebilir. Karşı taraf kendisini açıklamak veya saldırıya karşılık vermek zorunda hissedebilir. Böylece iletişim kısa sürede tartışmaya dönüşür.
Buna karşılık kişinin kendi deneyimini ifade ettiği bir iletişim biçimi farklıdır.
“Konuşurken sözüm kesildiğinde kendimi değersiz hissediyorum.”
“Böyle bir durumda anlaşılmadığımı düşünüyorum.”
“Bu davranış beni üzüyor.”
Burada kişi karşısındakinin bütün kişiliğini yargılamak yerine kendi yaşadığı deneyimi anlatmaktadır.
Bu iletişim biçimi her sorunu otomatik olarak çözmez. Fakat karşılıklı savunmayı azaltabilecek bir zemin oluşturabilir.
Burada önemli olan nokta, iletişimin amacının karşı tarafı yenmek değil, ilişki içerisinde gerçeği ortaya koyabilmek olmasıdır.
Kendisi olabilmenin önündeki önemli engellerden biri de sürekli onaylanma ihtiyacıdır.
Bazı insanlar başkalarını kırmamak için istemedikleri şeyleri kabul ederler.
Bir arkadaşından gelen isteği reddedemez.
Ailesinin her beklentisini yerine getirmeye çalışır.
İşyerinde kendi kapasitesinin üzerinde sorumluluk alır.
Yorgun olduğu halde “Hayır” diyemez.
Sonra da bir süre sonra içten içe öfkelenmeye başlar.
Burada ilginç bir çelişki ortaya çıkar.
İnsan başkalarını memnun etmek için “evet” demektedir; fakat bu davranış sonunda ilişkilerinde kızgınlık ve kırgınlık biriktirmesine neden olmaktadır.
Oysa sağlıklı sınırlar koymak, insanları sevmemek anlamına gelmez.
Bir insan karşısındakine değer verirken aynı zamanda kendi sınırlarını da koruyabilir.
“Bunu yapmak istemiyorum.”
“Şu anda buna zamanım yok.”
“Bu konuda sana katılmıyorum.”
“Bu davranış benim için kabul edilebilir değil.”
Bu cümleler doğru biçimde kullanıldığında saldırı anlamına gelmez. Kişinin kendi sınırlarını tanımlaması anlamına gelir.
Dolayısıyla “hayır” diyebilmek, insanın kendi hayatına sahip çıkmasının önemli parçalarından biridir.
Özgüven kavramı da burada yanlış anlaşılabilir.
Özgüvenli insan kendisini herkesten üstün gören insan değildir.
Kendisini değerli hissetmek ile başkalarından üstün olduğunu düşünmek birbirinden tamamen farklıdır.
Gerçek anlamda özgüven, kişinin güçlü ve zayıf yönlerini daha gerçekçi biçimde görebilmesiyle ilgilidir.
“Bunu biliyorum.”
“Bunu bilmiyorum.”
“Burada hata yaptım.”
“Bu konuda yardıma ihtiyacım var.”
“Bu işi yapabilirim.”
“Bu iş benim yeteneğimin dışında.”
Bu cümlelerin tamamı sağlıklı bir benlik algısının göstergesi olabilir.
Kendisine güvenen insanın hiçbir zaman hata yapmaması gerekmez. Tam tersine, hata yaptığında kendi değerinin tamamen ortadan kalkmadığını bilebilmesi önemlidir.
Bu bakımdan özgüven, kusursuzluk iddiası değil; insanın kendi varlığını bir hatadan veya başarısızlıktan ibaret görmemesidir.
İnsan ilişkilerinin en yoğun biçimlerinden biri evlilik ve aile ilişkileridir.
Eşler yalnızca günlük işleri paylaşmaz. Aynı zamanda birbirlerinin duygusal dünyasına da temas ederler.
Bu nedenle evlilikte ortaya çıkan sorunların tamamı büyük olaylardan kaynaklanmaz.
Bazen yıllarca konuşulmayan küçük kırgınlıklar birikir.
Bazen eşlerden biri diğerinin kendisini dinlemediğini düşünür.
Bazen ekonomik sorunlar ilişkinin asıl problemi olmaktan çıkar ve iletişimdeki güvensizliğin görünür hale gelmesine neden olur.
Bazen de eşler birbirlerini değiştirmeye çalışırken ilişkinin temelini oluşturan kabul duygusu zayıflar.
Burada önemli olan, eşlerin birbirinin bütün davranışlarını onaylaması değildir.
Birbirini kabul etmek, “Ne yaparsan yap doğrudur” demek değildir.
Daha çok şu anlama gelir:
“Sen benden farklı bir insansın ve seni değiştirmeden önce anlamaya çalışacağım.”
Bu yaklaşım, farklılıkları çatışmanın tek nedeni olmaktan çıkarabilir.
Cüceloğlu'nun insan anlayışında çocuğun da bir birey olarak görülmesi önemlidir.
Çocuğa saygı göstermek, onun her istediğini yapmak değildir.
Aile içinde sınırlar ve kurallar olabilir. Fakat çocuk kurallara uymadığı zaman kişiliğinin aşağılanması başka bir şeydir.
“Bu davranışın yanlış” demek ile “Sen kötüsün” demek aynı değildir.
İlk cümle davranışı eleştirir.
İkincisi çocuğun kişiliğine saldırır.
Bu ayrım yetişkinlikte de önemini korur.
Bir insanın yaptığı davranış eleştirilebilir. Fakat insanın bütün varlığının değersizleştirilmesi ilişkiyi yıpratır.
Çocuğun kendisini ifade edebilmesine izin verilmesi, onun gelecekte kendi düşüncelerini daha rahat ifade edebilmesine de katkı sağlayabilir.
Buradaki temel hedef, çocuğu sürekli kontrol altında tutmak değil, zaman içerisinde kendi kararlarının sorumluluğunu taşıyabilen bir birey haline getirmektir.
İnsanların ilişkilerinde yaşadığı temel sorunlardan biri de kontrol ihtiyacıdır.
Bir insan karşısındakini ne kadar kontrol ederse ilişkinin o kadar güvenli olacağını düşünebilir.
Telefonunu kontrol etmek, arkadaşlarını sorgulamak, nerede olduğunu sürekli öğrenmek, kimlerle görüştüğünü denetlemek gibi davranışlar kısa süreli bir rahatlama sağlayabilir.
Ancak kontrol ile güven aynı şey değildir.
Güven, diğer insanın özgür bir birey olduğunu kabul ederek ilişki kurmayı gerektirir.
Bu elbette sınırsız bir hoşgörü anlamına gelmez. İlişkilerde karşılıklı sorumluluklar vardır. Fakat sürekli denetim altında tutulan bir insanın özgürlüğü daralır ve ilişki zamanla karşılıklı güven yerine korkuya dayanabilir.
Bu nedenle sağlıklı ilişkide soru yalnızca “Karşımdaki insanı nasıl kontrol ederim?” değildir.
Daha temel soru şudur:
“Bu ilişkide güveni nasıl oluşturabiliriz?”
“Kendin ol” sözü bazen yanlış anlaşılabilir.
Kendi ihtiyaçlarını önemsemek, başkalarının ihtiyaçlarını yok saymak değildir.
Kendi sınırlarını korumak, başkalarının sınırlarını ihlal etme hakkı vermez.
Kendi fikrini söylemek, başkasının fikrini susturmak anlamına gelmez.
Dolayısıyla kendin olmak ile bencillik arasında önemli bir fark vardır.
Kendisi olabilen insan, hem kendi varlığını hem de başkasının varlığını kabul edebilir.
Bu nedenle gerçek özgürlük, “Ben istediğimi yaparım” anlayışından daha geniştir.
İnsan özgürdür; fakat ilişkisel bir varlıktır ve davranışlarının başkaları üzerindeki etkisini de dikkate almak zorundadır.
Cüceloğlu'nun yaklaşımını bu bölüm açısından özetlersek, sağlıklı ilişki üç temel anlayış üzerine kurulabilir:
İnsan kendisini tanımalıdır.
Karşısındaki insanı anlamaya çalışmalıdır.
İki tarafın da sınırlarına saygı göstermelidir.
Bunlardan biri eksildiğinde ilişki bozulmaya başlayabilir.
Kendisini tanımayan insan sürekli başkasına göre şekillenebilir.
Karşısındakini anlamayan insan ilişkiyi kendi bakış açısından değerlendirebilir.
Sınırları tanımayan insan ise sevgiyi kontrolle karıştırabilir.
Dolayısıyla “hayatı yaşamak” yalnızca bireysel bir özgürlük meselesi değildir. Aynı zamanda insanlarla nasıl ilişki kurduğumuzla ilgilidir.
Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak* düşüncesi açısından insanın gerçek anlamda kendisi olabilmesi, ilişkilerinden kopması değil; ilişkilerinin içinde kendi varlığını kaybetmemesidir.
İnsan sevebilir fakat kendisini yok etmek zorunda değildir.
Fedakârlık yapabilir fakat bütün hayatını başkalarının beklentilerine teslim etmek zorunda değildir.
Eleştirebilir fakat aşağılamak zorunda değildir.
Kendisini savunabilir fakat karşısındakini ezmek zorunda değildir.
“Hayır” diyebilir fakat sevgisini kaybetmek zorunda değildir.
İşte bu denge, sağlıklı bir insan ilişkisinin temelini oluşturur.
Cüceloğlu'nun yaklaşımında insanın hayatını gerçekten yaşayabilmesi, önce kendi iç dünyasını fark etmesi ve ardından diğer insanlarla daha bilinçli ilişkiler kurmasıyla mümkün hale gelir. Kendini tanımayan insanın ilişkileri çoğu zaman korkularının; kendini tanıyan insanın ilişkileri ise seçimlerinin etkisi altında kalır.
İlk üç bölümde insanın hayatını etkileyen çocukluk deneyimlerini, aile ilişkilerini, iletişimi, özgüveni ve insanlarla kurduğu ilişkileri ele aldık. Bütün bu konuların ortak bir noktası vardır: İnsan kendi hayatına ne ölçüde katılmaktadır?
Doğan Cüceloğlu'nun insan anlayışında asıl mesele yalnızca mutlu olmak değildir. Daha derinde, insanın kendi hayatının farkında olması ve yaşadığı hayatın sorumluluğunu üstlenmesi vardır. Çünkü insanın hayatında her zaman değiştiremeyeceği koşullar bulunacaktır. Doğduğu aileyi, geçmişte yaşananları, çocukluk yıllarını, başına gelen bütün olayları değiştiremez. Fakat bugün bu deneyimlerle nasıl bir ilişki kuracağı konusunda belli ölçülerde seçim yapabilir.
Bu nedenle hayatın sorumluluğunu üstlenmek, “Hayatımdaki her şeyi ben yarattım” demek değildir. Daha gerçekçi anlamıyla, “Bugünden sonra hayatımla ilgili yapabileceklerim konusunda sorumluluk alıyorum” demektir.
Bu yaklaşım, insanı hem geçmişin kurbanı olmaktan hem de hayatındaki bütün sorunları dış koşullara bağlamaktan uzaklaştırır.
Çocukluk döneminde insan büyük ölçüde başkalarının kararlarına bağımlıdır. Nerede yaşayacağına, hangi okula gideceğine, ne yiyeceğine ve hangi kurallara uyacağına çoğunlukla yetişkinler karar verir.
Fakat insan büyüdükçe seçim alanı genişler.
Meslek seçebilir.
Arkadaşlarını seçebilir.
Bir ilişkiyi sürdürüp sürdürmeyeceğine karar verebilir.
Nasıl bir insan olmak istediğini düşünebilir.
Kendisini geliştirebilir.
Bazı alışkanlıklarını değiştirebilir.
Bütün bu seçimler sınırsız değildir. İnsan ekonomik, sosyal, kültürel ve ailevi koşullardan etkilenir. Ancak hiçbir özgürlüğün tamamen sınırsız olmaması, insanın hiç seçeneği olmadığı anlamına gelmez.
Cüceloğlu'nun yaklaşımında önemli olan da tam burada ortaya çıkar: İnsan sahip olmadığı özgürlükler üzerinde yakınmak yerine, sahip olduğu seçim alanını fark etmeye başlamalıdır.
Bazen insan hayatındaki bütün sorumluluğu dışarıya devreder.
“Böyle olmamın nedeni ailem.”
“Hayatımın böyle gitmesinin nedeni ekonomik şartlar.”
“Eşim izin vermiyor.”
“Toplum zaten böyle.”
“Benim yapabileceğim bir şey yok.”
Bu cümlelerin bazıları belirli ölçülerde gerçek olabilir. İnsan gerçekten zor koşullar altında yaşayabilir. Ancak bütün hayatı bu açıklamalarla tanımlamak, kişinin kendi hareket alanını görmesini engelleyebilir.
Sorumluluk almak ise başka bir şeydir:
“Koşullar bunlar. Peki ben bu koşullar içerisinde ne yapabilirim?”
Bu soru, insanın edilgen konumdan etkin konuma geçmesinin başlangıcıdır.
Özgürlük çoğu zaman “istediğini yapabilmek” olarak anlaşılır. Oysa insanın yaptığı seçimlerin sonuçları vardır.
Bir insan istediği sözü söyleyebilir; fakat söylediği sözün karşısındaki insanı nasıl etkileyeceğini de hesaba katmalıdır.
Bir insan istediği mesleği seçebilir; fakat seçimin ekonomik sonuçlarını üstlenmesi gerekebilir.
Bir insan bir ilişkiye başlayabilir; fakat o ilişkinin sorumluluklarını da kabul etmek zorundadır.
Dolayısıyla özgürlük ile sorumluluk birbirinden ayrılmaz.
Sadece özgürlüğü isteyen fakat sorumluluk istemeyen insan, aslında özgürlüğün bütün anlamını kavramamış olur.
Çünkü gerçek özgürlük, yalnızca seçeneklere sahip olmak değil, seçimlerinin sonuçlarını taşıyabilmek anlamına da gelir.
Bu düşünce, kitabın “hayatı yaşamak” anlayışının önemli unsurlarından biridir.
Hayatı yaşamak, hayatın başına gelenleri seyretmek değildir.
İnsan kendi seçimlerinin farkında olmalıdır.
İnsan zor durumlarda kendisini rahatlatmak için kader, şartlar veya başkaları üzerinden açıklamalar yapabilir.
Bunun psikolojik bir rahatlatıcı tarafı vardır. Çünkü insan kendi hayatında hiçbir kontrolü olmadığını düşünürse başarısızlık veya hayal kırıklığı karşısında kendisini daha az sorumlu hissedebilir.
Ancak bu yaklaşımın uzun vadede bir bedeli olabilir.
Kişi kendi hayatında hiçbir etkisinin olmadığını düşünmeye başladığında değişim ihtimali de ortadan kalkar.
“Ben böyleyim.”
“Hayat böyle.”
“İnsanlar değişmez.”
“Artık benim için çok geç.”
Bu düşünceler insanın hareket alanını daraltabilir.
Burada Cüceloğlu'nun yaklaşımının temel noktalarından biri yeniden karşımıza çıkar: Farkındalık değişimin kapısını açabilir.
İnsan önce kendi düşünce biçimini görmelidir.
Kendisini hangi düşünceler sınırlandırıyor?
Hangi korkular kararlarını etkiliyor?
Hangi alışkanlıklarını değiştirmek mümkün?
Hangi konularda gerçekten çaresiz, hangi konularda ise yalnızca çaresiz olduğunu düşünüyor?
Bu ayrım son derece önemlidir.
Çünkü gerçek çaresizlik ile öğrenilmiş çaresizlik aynı şey değildir.
İnsanın hayatındaki en zor sorulardan biri “Hayatın anlamı nedir?” sorusudur.
Bu sorunun herkes için aynı cevabı olmayabilir.
Bir insan için ailesi hayatının merkezinde olabilir.
Bir başkası bilimsel çalışma yapmayı anlamlı bulabilir.
Bir diğeri sanatla, eğitimle, topluma hizmetle veya inançla hayatına anlam verebilir.
Dolayısıyla anlamın tek bir kalıba indirgenmesi mümkün değildir.
Cüceloğlu'nun düşünce dünyası açısından önemli olan, insanın kendi hayatını anlamlı bulabileceği değerleri keşfetmesidir.
Burada “anlam” yalnızca büyük amaçlar demek değildir.
Bir öğretmenin öğrencisinin hayatına katkı sağlaması anlamlı olabilir.
Bir anne veya babanın çocuğuyla kurduğu sağlıklı ilişki anlamlı olabilir.
Bir insanın yaşlı bir komşusuna yardım etmesi anlamlı olabilir.
Bir kişinin mesleğini dürüstçe yapması anlamlı olabilir.
Başka bir deyişle anlam, yalnızca büyük başarıların sonucunda ortaya çıkmaz.
İnsan günlük hayatının içinde de anlam üretebilir.
Modern hayat insanlara sürekli daha fazlasını istemeyi öğretebilir.
Daha büyük ev.
Daha iyi araba.
Daha yüksek gelir.
Daha fazla tanınma.
Daha fazla tüketim.
Bunların tamamı insan hayatının doğal parçaları olabilir. Sorun, insanın bunları kendi değerinin ölçüsü haline getirmesiyle başlar.
İnsan sahip olduğu şeylerin toplamına indirgenirse, kaybettiği her şeyle birlikte kendisini de kaybetme tehlikesi yaşayabilir.
Oysa insanın değeri sahip olduklarından daha geniştir.
Bir insanın evi değişebilir.
Geliri azalabilir.
Mesleği sona erebilir.
Toplumdaki konumu değişebilir.
Fakat bütün bunların ötesinde insanın düşünme, sevme, öğrenme, üretme ve anlam oluşturma kapasitesi vardır.
Bu nedenle hayatın yalnızca “neye sahibim?” sorusuyla değerlendirilmesi, insanın yaşamını daraltabilir.
Bunun yerine “Nasıl bir insan oluyorum?” sorusu daha derin bir değerlendirme imkânı verir.
Eserin “hayatı yaşamak” düşüncesi açısından yaşlanma konusu da doğal olarak önemlidir.
İnsan gençken zamanın sonsuz olduğunu düşünebilir.
Önünde uzun yıllar vardır.
Erteleyebilir.
“Daha sonra yaparım.”
“Emekli olunca.”
“Çocuklar büyüyünce.”
“Para biriktirince.”
“Şartlar düzelince.”
Fakat hayatın belirli bir noktasında insan zamanın sınırlı olduğunu daha açık biçimde fark etmeye başlayabilir.
Bu farkındalık bazı insanlarda pişmanlık duygusuna yol açabilir.
“Ben ne yaptım?”
“Hayatımı kimin beklentilerine göre yaşadım?”
“Gerçekten istediğim şeyleri neden erteledim?”
“Çocuklarımla yeterince zaman geçirdim mi?”
“Sevdiğim insanlara sevgimi gösterebildim mi?”
“Bunca yıl boyunca neyin peşinden gittim?”
Bu sorular aslında yalnızca yaşlılık soruları değildir. İnsan bunları hayatının herhangi bir döneminde sorabilir.
Hatta bu soruların erken sorulması, kişinin hayatını yeniden değerlendirmesine imkân sağlayabilir.
Geçmişe bakmak insanı iki farklı yöne götürebilir.
Birinci yol, sürekli pişmanlık içinde yaşamaktır.
“Keşke şöyle yapsaydım.”
“Keşke böyle davranmasaydım.”
“Keşke o insanla hiç tanışmasaydım.”
“Keşke başka bir meslek seçseydim.”
Bu düşünceler geçmişi değiştirmez.
İkinci yol ise geçmişten öğrenmektir.
“Bunu neden yaptım?”
“O dönemde neyi bilmiyordum?”
“Şimdi aynı durumda olsam farklı ne yapabilirim?”
İkinci yaklaşım geçmişi bir öğretmene dönüştürür.
Cüceloğlu'nun insan gelişimine yönelik yaklaşımı da bu noktada anlam kazanır. İnsan geçmişini inkâr etmek zorunda değildir. Fakat geçmişin içinde yaşamaya da mahkûm değildir.
Geçmiş açıklayıcı olabilir; fakat geleceği tek başına belirlemek zorunda değildir.
Eserin temel kavramlarından biri olarak “hayatın öznesi olmak” düşüncesini ele almak mümkündür.
Özne olmak, her şeyi kontrol etmek demek değildir.
Özne olmak, kişinin kendi hayatındaki etkisini görebilmesidir.
İnsan başına gelen her şeyi seçemez.
Fakat başına gelen karşısında vereceği tepkinin bazı yönlerini seçebilir.
Bir eleştiri karşısında tamamen içine kapanmak yerine eleştirinin haklı ve haksız taraflarını ayırabilir.
Bir başarısızlık sonrasında kendisini bütünüyle değersiz görmek yerine ne öğrenebileceğini düşünebilir.
Bir ilişkide sorun yaşadığında yalnızca karşı tarafı suçlamak yerine kendi davranışlarını da inceleyebilir.
Bu yaklaşım insanın kendisine karşı daha dürüst olmasını gerektirir.
Çünkü hayatının öznesi olmak aynı zamanda kendi hatalarını kabul etmeyi de gerektirir.
İnsan yalnızca başarılarının değil, hatalarının da sorumluluğunu taşıyabilmelidir.
Kendi hayatını yaşayan insanın cevaplaması gereken en temel sorulardan biri budur:
“Ben ne istiyorum?”
Fakat bu sorunun cevabı sanıldığından daha zor olabilir.
Çünkü insan bazen kendi istediğini, toplumun istediğiyle karıştırır.
“İyi bir iş sahibi olmalıyım.”
“Evlenmeliyim.”
“Çok para kazanmalıyım.”
“Çocuklarım başarılı olmalı.”
“İnsanlar beni takdir etmeli.”
Bunların gerçekten kişinin kendi değerleri olup olmadığı sorgulanmalıdır.
İnsan toplumdan bağımsız yaşayamaz. Fakat toplumun bütün beklentilerini kendi kişisel arzusu zannetmek de sağlıklı değildir.
Bu nedenle insanın zaman zaman durup kendi iç dünyasını dinlemesi gerekir.
“Bunu gerçekten ben mi istiyorum?”
Bu soru, kişinin hayatını başkalarının senaryosundan ayırmaya yardımcı olabilir.
Burada önemli bir yanlış anlamadan kaçınmak gerekir.
Hayatını yaşamak demek herkesin işini bırakması, başka bir ülkeye taşınması, bütün ilişkilerini değiştirmesi veya radikal kararlar alması değildir.
Bazen insan aynı evde, aynı meslekte, aynı şehirde yaşamaya devam eder; fakat hayatına bakış biçimini değiştirir.
Çocuğunu daha dikkatli dinlemeye başlayabilir.
Eşiyle konuşurken savunmaya geçmek yerine anlamaya çalışabilir.
Kendi hatasını kabul edebilir.
İstemediği bir şeye “hayır” diyebilir.
Yıllardır ertelediği bir şeyi gerçekleştirmek için küçük bir adım atabilir.
Bir arkadaşına sevgisini açıkça söyleyebilir.
Bunlar dışarıdan küçük değişiklikler gibi görünebilir. Fakat insanın kendi hayatına katılımı açısından büyük anlam taşıyabilir.
Sorumluluk kavramı bazen suçlama ile karıştırılır.
“Bu senin suçun” demek ile “Bu konuda senin yapabileceğin bir şey var” demek aynı değildir.
Birincisi kişiyi ezebilir.
İkincisi kişiye hareket alanı açabilir.
Cüceloğlu'nun yaklaşımı açısından sorumluluk kavramını ikinci anlamda düşünmek daha verimlidir.
İnsan her şeyden sorumlu değildir.
Ama kendi hayatındaki bazı seçimlerden sorumludur.
Bu ayrımı yapabilmek, kişinin gerçekçi biçimde güçlenmesine yardımcı olur.
Çünkü insan kendisini tamamen çaresiz gördüğü zaman değişim için herhangi bir neden bulamaz. Kendi etki alanını gördüğünde ise küçük de olsa bir hareket alanı ortaya çıkar.
Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak* düşüncesinin önemli sonuçlarından biri şudur: İnsan hayatının bütün koşullarını seçemez; fakat hayatına nasıl katılacağı konusunda belirli ölçülerde seçim yapabilir.
Geçmiş değiştirilemez.
Fakat geçmişten öğrenilebilir.
Başımıza gelen her olay kontrol edilemez.
Fakat bazı tepkilerimiz değiştirilebilir.
Başka insanların davranışlarını yönetemeyiz.
Fakat kendi sınırlarımızı belirleyebiliriz.
Hayatın bütün sorunlarını ortadan kaldıramayız.
Fakat sorunlar karşısında nasıl bir insan olmak istediğimizi sorgulayabiliriz.
Bu nedenle gerçek anlamda “hayatı yaşamak”, kusursuz bir hayat kurmak değil; kendi hayatının içinde bilinçli bir insan olarak yer almak anlamına gelir.
İnsan kendisine şu soruyu sorduğu anda önemli bir eşiği aşmaya başlar:
“Benim hayatımı kim yaşıyor?”
Eğer cevap sürekli başkalarının beklentileri, korkular, alışkanlıklar ve toplumsal baskılar ise insanın kendi hayatına yeniden dönmesi gerekir.
Fakat bu dönüş bir gecede gerçekleşmez. İnsan kendisini tanıdıkça, ilişkilerini yeniden değerlendirdikçe, sınırlarını fark ettikçe ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlendikçe kendi hayatının öznesi olmaya başlayabilir.
Ve belki de eserin bütün düşünsel çerçevesini tek bir cümlede toplamak mümkündür:
İnsanın gerçek yoksulluğu yalnızca sahip olduklarının azlığı değil, kendi hayatına yabancılaşmasıdır; hayatı yaşamak ise insanın kendisine, ilişkilerine ve seçimlerine yeniden sahip çıkmasıdır.
Doğan Cüceloğlu’nun Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak adlı eseri, insanın hayatına dışarıdan bakabilmesini sağlayan bir düşünce çerçevesi oluşturur. Eserin temelinde çok karmaşık görünen fakat aslında oldukça sade bir soru bulunmaktadır: İnsan gerçekten kendi hayatını mı yaşıyor, yoksa kendisine öğretilmiş bir hayatı mı sürdürüyor?
Bu soru, kitabın farklı konularını birbirine bağlayan temel eksendir.
İnsanın çocukluğu, ailesi, aldığı eğitim, toplumun değerleri, ekonomik şartları, kurduğu ilişkiler, korkuları, alışkanlıkları ve başarı anlayışı onun yaşamını şekillendirir. İnsan bütün bu etkilerin içerisinde kendi kişiliğini oluşturmaya çalışır. Ancak hayatın belirli bir döneminde kişi, kendisine öğretilmiş davranışlarla kendi seçtiği davranışları birbirinden ayırmaya başlayabilir.
Cüceloğlu'nun yaklaşımının asıl önemi burada ortaya çıkar. İnsan geçmişinin ürünü olabilir; fakat yalnızca geçmişinin ürünü olmak zorunda değildir.
Kitabın genel düşünce yapısında insan pasif bir varlık olarak görülmez. İnsan etkilenir, öğrenir, hata yapar, korkar, bazen yanlış seçimlerde bulunur; fakat aynı zamanda fark edebilir, sorgulayabilir ve değişebilir.
Bu anlayış insanı ne tamamen özgür ne de tamamen çaresiz kabul eder.
İnsan belli koşulların içine doğar. Ailesini, doğduğu dönemi, ekonomik şartlarını veya çocukluk deneyimlerinin tamamını seçemez. Buna karşılık yetişkinlik döneminde kendi davranışları ve seçimleri üzerinde belirli bir etki alanına sahiptir.
Bu nedenle eserin temel mesajlarından biri, insanın kendi hayatındaki etki alanını fark etmesidir.
Bu etki alanı bazen çok geniştir, bazen çok dardır. Fakat sıfır değildir.
Bir insan bütün dünyayı değiştiremeyebilir. Ancak çocuğuyla konuşma biçimini değiştirebilir.
Toplumun bütün sorunlarını çözemez. Ancak kendi çevresinde nasıl bir insan olacağına karar verebilir.
Geçmişini değiştiremez. Fakat geçmişinden ne öğreneceğine karar verebilir.
Başka insanların davranışlarını kontrol edemez. Fakat kendi sınırlarını belirleyebilir.
Bu bakış açısı, insanın hayatına ilişkin daha gerçekçi bir sorumluluk anlayışı oluşturur.
Eserin başlığındaki “sefalet” kavramı yalnızca ekonomik yoksulluk şeklinde yorumlandığında kitabın düşünsel alanı daralır.
İnsan maddi olarak yoksul olabilir; fakat sevgi, dayanışma, dostluk ve anlam bakımından zengin bir hayat yaşayabilir.
Bunun tersine, maddi olarak oldukça rahat bir insan kendisini yalnız, değersiz veya anlamsız hissedebilir.
Bu nedenle insan hayatındaki yoksulluğun farklı biçimleri vardır.
Sevgiden yoksunluk.
Anlamdan yoksunluk.
Güvenden yoksunluk.
Kendini ifade etme özgürlüğünden yoksunluk.
Sağlıklı ilişkilerden yoksunluk.
Kendi kararlarını verebilme duygusundan yoksunluk.
İnsan bütün bunlara sahip olmadığı halde dışarıdan “başarılı” görünebilir.
Bu nedenle kitabın başlığı, insanın dış görünüşü ile iç dünyası arasındaki farkı düşünmeye zorlar.
Bir insanın ne kadar kazandığı kadar, hayatını nasıl yaşadığı da önemlidir.
Modern toplumun önemli sorunlarından biri, başarı ile iyi hayatın birbirine karıştırılmasıdır.
İyi okul.
İyi üniversite.
İyi meslek.
Yüksek maaş.
Büyük ev.
İyi araba.
Toplumsal statü.
Bütün bunlar insan hayatında önemli olabilir. Fakat bunların toplamı otomatik olarak iyi bir hayat anlamına gelmez.
Çünkü insanın psikolojik ve ilişkisel ihtiyaçları vardır.
Bir insan başarılı olduğu halde sürekli kaygı içerisinde yaşayabilir.
Çok para kazanırken ailesinden uzaklaşabilir.
Toplumun saygısını kazanırken kendi hayatından memnun olmayabilir.
Bu nedenle Cüceloğlu'nun yaklaşımı başarı kavramının yanına başka kavramlar koyar:
Anlam, ilişki, farkındalık, sorumluluk ve insan olma.
Bunlar başarıyı değersizleştiren kavramlar değildir. Tam tersine, başarıyı hayatın bütünlüğü içerisinde değerlendirmeye yardımcı olur.
İlk bölümlerde ele aldığımız gibi insanın hayatı ilişkilerden bağımsız düşünülemez.
İnsan kendisini başkalarıyla ilişkileri içinde tanır.
Çocuk ailesinden etkilenir.
Yetişkin arkadaşlarından ve çalışma çevresinden etkilenir.
Eşler birbirlerinin hayatlarını etkiler.
Anne-baba ile çocuk arasındaki ilişki kuşaklar boyunca devam eden davranış kalıpları oluşturabilir.
Bu nedenle iletişim yalnızca bilgi alışverişi değildir. İnsan ilişkileri aynı zamanda kişinin kendisi hakkındaki algısını da şekillendirir.
Bir insan sürekli küçümsenirse kendisini değersiz hissedebilir.
Sürekli kontrol edilen bir insan özgürlüğünün sınırlı olduğunu düşünebilir.
Sürekli dinlenen ve fikirlerine önem verilen bir insan ise kendisini ifade etme konusunda daha rahat olabilir.
Buradan hareketle sağlıklı iletişimin temelinde yalnızca “iyi konuşmak” değil, karşımızdaki insanın varlığını kabul etmek olduğu söylenebilir.
Eserin insan ilişkilerine yönelik düşüncelerinin önemli bir sonucu da dinleme konusudur.
Gerçek dinleme, karşıdaki insanın sözünü kesmemekle sınırlı değildir.
Dinlemek, onun dünyasını anlamaya çalışmaktır.
Bir insan konuşurken hemen tavsiye vermek, kendi deneyimini anlatmak veya karşı tarafın söylediklerini küçümsemek kolaydır.
“Bunda üzülecek ne var?”
“Sen de çok abartıyorsun.”
“Ben senin yerinde olsam…”
Bu cümleler çoğu zaman karşıdaki insanın duygusunu anlamaktan çok onu susturmaya yarar.
Oysa bazen insanın ihtiyacı çözüm değil, anlaşılmaktır.
Bu nedenle sağlıklı iletişim, yalnızca doğru cümleleri kurmak değil; karşımızdaki insanın yaşadığı dünyaya kısa süreliğine de olsa girebilmektir.
Kitabın bütün düşüncelerinin sonunda insan tekrar kendisiyle karşılaşır.
“Ben kimim?”
“Ne istiyorum?”
“Neden böyle davranıyorum?”
“Neden bazı insanlardan korkuyorum?”
“Neden başkalarının onayına ihtiyaç duyuyorum?”
“Hayatımın hangi bölümünü gerçekten ben seçtim?”
Bu soruların hepsine hemen cevap vermek mümkün değildir.
Fakat önemli olan cevapların hazır olması değil, insanın bu soruları kendisine sorabilmesidir.
Kendini tanımak, kendisi hakkında yalnızca olumlu şeyler keşfetmek değildir.
İnsan kendi korkularını da görmelidir.
Kıskançlıklarını da.
Öfkelerini de.
Zayıflıklarını da.
Hatalarını da.
Çünkü insan ancak görmek istemediği taraflarını da kabul edebildiğinde kendisi hakkında daha gerçekçi bir anlayış geliştirebilir.
Buradaki “kabul”, hataları onaylamak anlamına gelmez. Tam tersine, değiştirilebilecek davranışların fark edilmesini sağlar.
Eserin önemli düşüncelerinden biri de geçmişin insan üzerindeki etkisini kabul ederken insanı geçmişin tutsağı haline getirmemesidir.
Çocuklukta öğrenilen davranışlar yetişkinlikte devam edebilir.
Aileden öğrenilen iletişim biçimleri sonraki ilişkilerde tekrar edilebilir.
Korkular nesilden nesile aktarılabilir.
Fakat insan farkındalık kazandığında bunları yeniden değerlendirebilir.
Bu açıdan psikolojik gelişim yalnızca geçmişi hatırlamak değildir. Geçmişten bugüne taşınan davranışların bugün hâlâ gerekli olup olmadığını sorgulamaktır.
İnsan kendisine şu soruyu sorabilir:
“Bunu gerçekten ben mi seçiyorum, yoksa yıllar önce öğrenilmiş bir davranışı mı tekrar ediyorum?”
Bu soru, insanın kendi hayatının öznesi olmasına yardımcı olabilir.
Kitabın genel düşüncesini belki de en iyi anlatan kavramlardan biri budur.
Hayatın öznesi olmak, insanın her şeyi kontrol edebilmesi değildir.
Dünyada kontrol edemeyeceğimiz sayısız olay vardır.
Hastalıklar, ekonomik krizler, doğal olaylar, başkalarının kararları, toplumsal değişimler ve geçmişte yaşanan olaylar insanın kontrol alanının dışında kalabilir.
Fakat insan bütün bunların karşısında tamamen etkisiz değildir.
Kendi tutumunu belirleyebilir.
Kendi davranışını değiştirebilir.
Yardım isteyebilir.
Yeni bir şey öğrenebilir.
Bir ilişkiye sınır koyabilir.
Bir hatayı kabul edebilir.
Bir başkasından özür dileyebilir.
Kendisiyle ilgili yanlış bir düşünceyi sorgulayabilir.
Bunların her biri insanın kendi hayatındaki öznel konumunu güçlendiren adımlardır.
Kitabın dikkat çeken yönlerinden biri, insan psikolojisi hakkında konuşurken konuyu günlük hayattan koparmamasıdır.
İnsanların aile içinde, işyerinde, arkadaşlık ilişkilerinde ve toplum içerisinde yaşadığı sorunlar üzerinden düşünmek, soyut psikolojik kavramları daha anlaşılır hale getirir.
Bir diğer güçlü taraf, insanı yalnızca “sorunlu” veya “başarısız” olarak tanımlamak yerine gelişebilen bir varlık olarak ele almasıdır.
İnsan hata yapabilir.
Yanlış seçimlerde bulunabilir.
Geçmişinden olumsuz davranışlar taşıyabilir.
Fakat farkındalık sayesinde bunları yeniden değerlendirebilir.
Bu yaklaşım, insanın değişebilme ihtimalini canlı tutar.
Ayrıca eser, “başarı” kavramının tek başına yeterli olmadığını hatırlatması bakımından da önemlidir. İnsan hayatının kalitesini yalnızca ekonomik veya toplumsal ölçülerle değerlendirmek yerine ilişkiler, anlam, özgürlük ve sorumluluk gibi kavramları da hesaba katmak gerektiğini ortaya koyar.
Bununla birlikte eserin insan hayatına ilişkin yaklaşımı her problemi tek başına çözebilecek bir reçete olarak görülmemelidir.
İnsan davranışları yalnızca bireysel farkındalıkla açıklanamaz.
Ekonomik koşullar, toplumsal yapı, eğitim sistemi, kültürel değerler, iş hayatı ve sosyal çevre de insanın yaşamını güçlü biçimde etkiler.
Örneğin ekonomik sıkıntı yaşayan bir insanın yalnızca “olumlu düşünmesi” onun ekonomik sorununu ortadan kaldırmaz.
Benzer şekilde baskıcı bir çevrede yaşayan kişinin yalnızca özgüven geliştirmesi, çevresindeki bütün yapısal sorunları çözmeyebilir.
Bu nedenle Cüceloğlu'nun bireysel farkındalık ve sorumluluk vurgusunu, toplumsal koşulları yok sayan bir anlayış şeklinde yorumlamak doğru olmayacaktır. Bireyin değişim kapasitesi ile içinde yaşadığı koşullar birlikte değerlendirilmelidir.
İnsanın hem kendi davranışlarını sorgulaması hem de hayatını etkileyen dış koşulları gerçekçi biçimde görmesi gerekir.
Eserin günümüz açısından dikkat çekici taraflarından biri, modern hayatın hızına rağmen insanın kendi iç dünyasını ihmal edebilmesi sorununa ışık tutmasıdır.
Bugünün insanı sürekli bilgiyle karşı karşıyadır.
Telefonlar, sosyal medya, haberler, reklamlar ve dijital iletişim araçları insanın dikkatini sürekli başka yönlere çekmektedir.
İnsan başkalarının hayatlarını sürekli izleyebilir ve kendi hayatını onlarla karşılaştırabilir.
Böyle bir ortamda “Ben ne istiyorum?” sorusunu sormak daha da önemli hale gelir.
Çünkü insan başkalarının hayatlarını gördükçe kendi hayatını onların ölçüleriyle değerlendirmeye başlayabilir.
Daha başarılı görünmek, daha çok tüketmek, daha fazla beğeni almak veya sürekli başkalarının onayını aramak insanın kendi gerçek ihtiyaçlarını görmesini zorlaştırabilir.
Bu açıdan eserin “kendi hayatını yaşamak” mesajı günümüz insanı için hâlâ anlamlı bir tartışma alanı oluşturur.
Beş bölüm boyunca eserin temel düşüncelerini farklı yönleriyle ele aldığımızda ortaya bütünlüklü bir insan anlayışı çıkmaktadır.
İnsan çocukluğundan etkilenir ama çocukluğuna mahkûm değildir.
İnsan ilişkilerden etkilenir ama ilişkilerinde kendi varlığını kaybetmek zorunda değildir.
İnsan hata yapar ama hatalarından öğrenebilir.
İnsan başkalarının beklentilerinden etkilenir ama kendi değerlerini sorgulayabilir.
İnsan bütün koşulları değiştiremez ama kendi etki alanını fark edebilir.
İnsan yaşlanır ve geçmişini değiştiremez ama geçmişine nasıl bakacağını değiştirebilir.
Bütün bunların ortak noktası farkındalıktır.
Farkındalık insanın hayatındaki her problemi çözmez. Fakat insanın probleme nasıl baktığını değiştirebilir.
Ve belki de eserin temel mesajı burada yoğunlaşmaktadır:
Hayatı yaşamak, hiçbir sorun yaşamamak değildir. Hayatı yaşamak, yaşadığın hayatın farkında olmaktır.
İnsan kendisini tanıyabildiği, ilişkilerinde kendisi olarak kalabildiği, başkalarını anlamaya çalışabildiği, kendi seçimlerinin sorumluluğunu alabildiği ve hayatına anlam verebildiği ölçüde kendi yaşamına daha bilinçli biçimde katılabilir.
“Sefalet ötesi” de bu açıdan yalnızca maddi yoksulluğun ötesine geçmek değildir. İnsanın korkunun, yabancılaşmanın, değersizlik duygusunun, başkalarının onayına bağımlılığın ve kendi hayatından uzaklaşmanın ötesine geçme çabasıdır.
Sonuçta insanın kendisine sorabileceği en önemli soru belki de “Ne kadar başarılı oldum?” değildir.
Daha temel soru şudur:
“Bana verilen hayatın içinde ben gerçekten nasıl bir insan oldum?”
Bu soru insanı başarıdan anlama, sahip olmaktan yaşamaya, başkalarının beklentilerinden kendi değerlerine ve edilgenlikten sorumluluğa doğru götürür.
Doğan Cüceloğlu'nun insan merkezli yaklaşımının asıl değeri de burada ortaya çıkar. İnsan kendisini değiştirebildiği ölçüde dünyayı değiştirebilen bir varlık değildir belki; fakat kendi hayatındaki davranışlarını, ilişkilerini ve seçimlerini fark edebilmesi bile önemli bir başlangıçtır.
Çünkü hayat yalnızca başımıza gelenlerden oluşmaz.
Hayat, başımıza gelenlerle ne yaptığımızdan da oluşur.
Ve insanın hayatını gerçekten yaşamaya başlaması, belki de tam o anda gerçekleşir: Kendi geçmişine bakabildiği, bugününü fark edebildiği ve geleceğine ilişkin seçimlerinin sorumluluğunu üstlenebildiği anda.
Böylece Sefalet Ötesi / Hayatı Yaşamak, yalnızca “nasıl daha mutlu oluruz?” sorusuna cevap arayan bir çalışma olmaktan çıkar; insanın kendisine, ilişkilerine ve yaşamına yeniden bakmasını sağlayan bir sorgulamaya dönüşür.