Merhaba Dostlar,
İnsanın dünyaya körü körüne baktığı o kalın camları kırmak için ne kalın akademik ciltlere ne de saatlerce süren akademik kafelere gerek vardır. Bazen adam gibi bir tabak köfte her şeyi çözmeye yeter. Hele o köfteyi mıh gibi mideye indirirken karşında Yozgat sürmelisiyle konuşan bir Ermeni çıkarsa, beynindeki tarih kitapları tahtasıyla birlikte yerle bir olur. Benim Ermeni meselesiyle olan imtihanım da tam olarak böyle bir tabak köftenin dibinde başladı.
Yıl 1984, Edirne surları ve tombala usulü köfte
Yıl bin dokuz yüz seksen dört. Edirne’de talebeyiz; karın zil çalmıyor, adeta fabrika sirenleri çalıyor. Arasta Çarşısı’nın girişinde Hasan abinin köfte dükkânı var. Köftesi parmak ısırtır, kendisi de eli açık, cömert bir esnaftır. Tabakya köfte atışı esnaf titizliğiyle değil, sanki milli piyango tombalası çekiyormuş gibidir: “Hop, bu da gelsin... Hop, bir tane daha...” Derken tabak anında köfte dağ olur.
Bir gün girdim içeri, “Hasan abi, at şuradan bol kepçeden bir porsiyon” diye söze başladım.
Tam o esnada kapı eşiğinden bastonlu, kart zampara kıvamında yaşlı bir amca süzüldü. Yavaş adımlarla yürüyüp tezgaha yanaştı ve o meşhur cümleyi yapıştırdı:
“Bana da bir köfte atsana yeğenim.”
İşte o saniye kakamın içinde küçük çaplı bir nükleer patlama oldu.
Bu ses... Bu ton... Bu Yozgat’ın Sorgun yokuşundan süzülüp gelen o kadim şive!
Çocukluğumuz o seslerle, o ezgilerle büyümüş. Yozgatlı birinin o “yeğenim” deyişinden daha tanıdık ne olabilirdi ki? Dayanamadım, köftemi çiğnerken kafayı çevirdim:
“Amca sen Kırşehirli misin, Yozgatlı mısın, Çankırılı mısın buralı değil gibi duruyorsun?”
Adam hiç oralı olmadan, kaşını bile oynatmadan:
“Yozgatlıyım yeğenim” dedi.
Tamam dedim, içim rahatladı. Bizim mahallenin çocuğu! Uzattım patiyi:
“Ben Bülent.”
Adam yüzüme bodoslama baktı:
“Benim nüfus kağıdında George yazıyor emme sen bana Kirkor diyebilirsin.”
İşte orada ikinci deprem koptu, Richter ölçeği altıyı geçti.
George mu? Kirkor mu? Yozgatlı mı? Ermeni mi? Yoksa Yunanistan’dan tatile mi geldi? Bu işin içinde bir tık sıkıntı vardı. Edirne zaten başlı başına bir kültür mezesi gibidir; Rum’u, Bulgar’ı, Türk’ü hafta sonu sokaklarda birbirine girer. Ama Yozgat şivesiyle konuşan bir Ermeni benim o güne kadar radarımda hiç yanmamıştı.
Saf saf sordum:
“Kirkor amca, bu yaşta ne geziyorsun buralarda? Git kilisene mum yak, çorbanı iç, evinde otur da dinlen biraz.”
Adam bastonuna biraz daha abandı, derinden bir ah çekti:
“Yeğenim,” dedi, “ben Yunanistan’dan filan gelmedim. Doğrudan Amerika’dan, Los Angeles’tan geliyorum.”
Los Angeles mi? Vay anasını sayın seyirciler! Los Angeles’ta bir Yozgatlı!
Adamla muhabbet derinleştikçe benim şantiyeye dönen kafam daha da karıştı. Sınamak için İngilizceyi yapıştırdım:
“Can you speak English?”
Adam hiç istifini bozmadan, pürüzsüz bir Amerikan aksanıyla:
“I speak English and Turkish well, but I know a little Armenian” diye yapıştırdı cevabı.
Benim İngilizce ise lisleden kalma “This is a pen” seviyesinde. Adam hem Yozgat sürmelisiyle konuşuyor hem de Hollywood yıldızı gibi İngilizce patlatıyor. Dedim:
“Vay be George amca, dili benden iyi kullanıyorsun ha! Sen en iyisi yine Yozgat şivesiyle devam et, benim İngilizce yolda nefes darlığı çekiyor.”
Bastı kahkahayı:
“Sevdim seni yeğenim,” dedi.
İki kelimeye sığan o koca göç hikâyesi
Sonra bana sordu: “Sen ne arıyorsun buralarda, kökünüz neresi?”
Anlattım. Babam Bulgaristan göçmeniydi; anam da akrabalarıyla oradan kopup gelmişti. Hatta ailemizin yerleştiği o köyler, tarihte Ermeni vatandaşların yaşadığı topraklardı.
George amca kafasını salladı, derinlere dalıp gitti:
“He ya,” dedi. “Bizim Yozgat’taki o köylere de Müslüman Bulgarları getirmişlerdi yeğenim.”
“Yok amca,” dedim, “öyle değil. Bulgarları değil, Bulgaristan’daki Müslüman Türkleri getirdiler. İşte anam da onlardandır. Sizin terk edip gittiğiniz o topraklara biz yerleştik.”
Adam durdu, bastonuna yaslandı ve o tarihi cümleyi mırıldandı:
“He ya... Öyle oldu.”
Bazen tarihin en kanlı, en acımasız trajedileri de işte böyle iki kelimenin arasına sıkışıp kalır.
Sonra ona sordum:
“George amca, hiç kendi köyüne, o topraklarına geri dönüp baktın mı?”
Adamın yüzündeki o neşeli maske bir anda düştü; yerine kapanmaz yaraların koyu hüznü çöktü.
“Yeğenim,” dedi, “biz Türkiye’ye geliyoruz, İstanbul’un sokaklarını geziyoruz, ta oralara kadar uzanıyoruz ama o eski köylere gitmeye bir türlü yüreğimiz yetmiyor. Uzaktan bakıp dönüyoruz.”
Sustu.
Ben de sustum.
Arasta Çarşısı’nın o tozlu havasında, Hasan abinin dumanı üstünde tütcen köftelerini yerken kafama dank etti ki; insanları tanımadan, kulağımıza çalınan ucuz etiketlere bakarak peşin hüküm vermek dünyadaki en büyük safsataymış. Los Angeles’tan kalkıp gelip Yozgat sürmelisiyle laf çakan Kirkor amca, bana o gün sadece geçmişin kanayan yaralarını değil, bu coğrafyanın ne kadar karmakarışık ve ortak bir kaderi paylaştığını da gösterdi.
Önyargı dediğimiz o zıkkım, insanın kendi kafasında tuğla tuğla ördüğü en kalın duvardır. Ve bazen o duvarı yıkmak için kütüphaneler dolusu felsefi kitaba gerek yoktur; sıcacık bir tabak köfte, samimi bir “yeğenim” nidası ve iki insanın aynı masada paylaştığı o ânın kıymeti, insanın gözünü açmaya fazlasıyla yeter de artar bile.