BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhaba Dostlar,
Şu hayatta en çok merak ettiğim şeylerden biri, medyasıyla, akademisiyle bu modern dünyannın ateist bilim insanlarına duyduğu o bitmek tükenmek bilmeyen aşkın sebebidir. Yahu adamlar öyle bir pazarlama stratejisi yürütüyor ki, sanırsınız laboratuvara tüpü ilk sokan ateistlerdi. Albert Einstein’ı ele alalım; her ne kadar sık sık "Tanrı zar atmaz" sözüyle anılsa da, o cümlenin arkasındaki gerçek inanç değil, evrendeki matematiksel düzeni ifade etme biçimiydi. Hatta kendisi "Tanrıya inanmak çocukça bir şeydir" diyerek kişisel bir tanrı anlayışını elinin tersiyle itmişti. Stephen Hawking de çıkıp evreni anlamak için Tanrı’ya gerek olmadığını açıkça ilan etmişti. Fakat işin en eğlenceli ve trajikomik kısmı şurası: Ne Einstein ne de somut bir çivi çakan Hawking ortada devrim niteliğinde bir icat bıraktı; ama yine de medya onları bilimin porselen yüzü yapmayı başardı.
İcat Yapmak mı, İdeolojik Vitrin mi?
Peki, dünyayı değiştiren, hayatımıza pratik dokunan asıl adamlar neredeydi? Mesela Newton yer çekimi kanununu buldu ama aynı adam kutsal kitap üzerine ciltler dolusu yazılar yazan derin bir inanç sahibiydi. Edison elektriği ve ampulü bulduğunda "Bu kadar düzen tesadüf olamaz, bir yaratıcı olmalı" diye haykırıyordu. Marconi radyoyu geliştirdi, Tesla elektriği kablosuz taşımayı hayal etti, Graham Bell telefonu icat etti. Bu koca yürekli adamların hepsi evrenin bir anlamı olduğuna iman eden insanlardı. Lakin bugün ders kitaplarını açtığınızda o inançlı mucitleri değil, daha çok Einstein ile Hawking’in posterlerini görürsünüz. Çünkü mesele bilim yapmak değil, bilimi hangi sosla sunacağınızdır. 20. yüzyıldan itibaren Batı dünyası dini ile bilimi öyle bir yumruklaşma haline getirdi ki, sanki ilerleme ancak Tanrı’dan kaçabildiğin kadar mümkündür. Medya da bu ucuz senaryonun en sadık figüranı oldu; dini geri kalmışlığın, ateizmi ise aklın simgesi haline getirdi.
Laboratuvardan Yükselen İman ve Louis Pasteur’ün Tokadı
Tarih yazıcıları kimin elindeyse kahramanlar da ona göre şekilleniyor, nitekim bilimin temellerini atan o dev isimlerin çoğu inançlı insanlardı. Onların inancı bilimi köreltmemiş, tam tersine keşfetme şevkini kamçılamıştı. Ama modern medyanın işine gelmediği için bu detaylar halının altına süpürüldü. Eğer evimizde lambalar yanıyor, telefonla dünyanın öbür ucuyla gevezelik edebiliyorsak, bunu çoğunlukla Tanrı’ya inanan o cefakar insanların çabalarına borçluyuz. Tarih bazen en işe yarayan kahramanlarını unutturmaya bayılır. Kuduz aşısını bularak insanlığın kaderini değiştiren Louis Pasteur ne demişti zamanında? "İnançsız bilimin kanatları vardır ama ruhu yoktur". Demek ki neymiş; bilim Tanrı’nın düşmanı değil, tam aksine yaratılışın en saf dilidir. Ve o dili çözenlerin kim olduğu o kadar da önemli değildir; asıl mesele kalbinde o ışığı taşıyıp taşımadığın gerçeğidir.