BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Sevdiğiniz insanla bir hayat kurmak, evlenmek ve çocuk sahibi olmak başarı mıdır? Elbette; en azından kendi evinizde azınlık hükümeti kurmak ve açık artırmayla TV kumandası yönetmek anlamına gelir ki, başlı başına bir madalya sebebidir. Sevdiğiniz bir işe sahip olmak, o işte ustalaşmak ve hayatınızı o meslekten kazanmak da harikadır—tabii pazartesi sendromunu elektroşokla atlatmıyorsanız. Çok para kazanmak, önemli bir mevkiye gelmek ya da büyük bir şirket kurmak da fena değildir. Ancak bütün bunların ötesinde, başarının daha acımasız ve temel bir şartı vardır: İnsan önce neyi başarmak istediğini bilmelidir, yoksa hayat GPS’i bozuk taksi şoförüne döner.
Çünkü hedefi olmayan insan, nereye gideceğini bilmeyen bir yolcuya benzer. Sabaha kadar yürür, ayağına su toplar, esnaftan yol sorar; sonunda akşam başladığı bakkalın önünde bulur kendini. Yönü belli değilse harcadığınız o kalori sadece simit parasına mal olur.
Başlangıç Noktası: Hedef (Ya da "Ben Büyüyünce Ne Olacağım?" Sendromu)
Hayatta gerçek bir başarıya ulaşmak istiyorsak, öncelikle kendimize bir hedef koymalıyız. On sekiz yaşındaysanız dünyayı kurtarmayı hedeflersiniz; yirmi beş yaşındaysanız en azından kiranın yarısını ödemeyi; otuz beş yaşındaysanız tek amacınız hafta sonu sekiz saat kesintisiz uyumaktır. Yaş ilerledikçe hedefler küçülmez, sadece biyolojik gerçekliğe boyun eğer. Önemli olan, insanın hayatının herhangi bir döneminde koltuğu hangi yöne çekeceğini bilmesidir.
Üstelik hedefler yalnızca bir sonuca ulaşmak için gerekli değildir; hedefler virüs gibi yeni hedefler doğurur. Bir hedef koyarsınız, çalışmaya başlarsınız. Beyniniz "Aha, bu çalışıyor, buna bir de dert yükleyelim" der ve yeni fırsatlar çıkarır karşınıza.
Bunu en masum meslek örneği üzerinden düşünelim. İnşaatta amelelik yapıyorsunuz ve karo döşeyen ustayı izliyorsunuz. Kendi kendinize, “Ben bu deseni rüyamda yapsam mimar beni mahveder ama ben de bu işi kıvırırım.” diyorsunuz. İşte ilk kıvılcım budur: “Fayans döşemeyi öğreneceğim ve parayı bulursam müteahhitin alnını karışlayacağım.” Bu küçümsenecek bir hedef değildir; tam aksine, sırt ağrısıyla barışma imkânıdır.
Ustalık: Çimento, Bel Fıtığı ve Mizahın Kesiştiği Nokta
Bu hedef doğrultusunda çalışmaya başladığınızı düşünelim. Önce işin temelini öğrenirsiniz. İlk gün döşediğiniz fayanslar tabut kapağı gibi havaya kalkar, üzerine basan ev sahibi merdivenden uçar. Hatalarınız azalır, mazareti artırrsınız. Malzemeyi tanımaya başlarsınız; artık çimentonun markasına bakıp "Bu ruhumuzu karartır" diyebilirsiniz. Ölçü almayı, yüzey hazırlamayı, düzgün kesim yapmayı öğrenirsiniz. Bir süre sonra artık sadece fayans döşeyen biri değilsinizdir; mahallede adı "Eline sağlık usta" diye anılan bir fenomene dönüşürsünüz.
Gece gündüz çalışıp mesleğin bütün inceliklerini öğrendiğinizde telefonunuz susmaz. Çünkü bu ülkede düzgün iş yapan insan, Kutup Ayısı kadar nadirdir. Burada başarıyı getiren şey sadece alın teri değildir. Önce hedef vardır. Sonra patronun fırçası gelir. Ardından uzmanlaşma ve ustalaşma gelir. Bunların sonucunda ise "Neden insan mühendis olmazdı ki?" pişmanlığı doğar.
Üstelik süreç burada bitmez. “Ben artık fayansın padişahıyım.” dediğiniz an, çırak gelir ve sizin üç günde bitirdiğiniz banyoyu akıllı telefonundan video çekerek yarım saatte yapar. Görüldüğü gibi bir hedef biter, diğeri kredisini ödeyemediğiniz için başlar.
Arşimet’in Kaldıracı ve Fizik Kurallarını Eğip Bükmek
Antik Çağ'ın sempatik dâhisi Arşimet ne demişti: “Bana bir kaldıraç ve bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım.” Adam muhtemelen o sırada taştan küvetinde yıkanırken sabunu kaçırmıştı ama laf devasa kaldı. Bu söz fizikçileri coşturur, bizim gibi sıradan insanları ise "Acaba bizim apartmandaki asansörü de bu mantıkla çalıştırabilir miyiz?" düşüncesine iter.
“Doğru hedef, insanın hayatındaki kaldıraç noktasıdır. İnsan neyi istediğini gerçekten bildiğinde, banka kredisini ödemek için bulduğu bahane sayısı katlanır.”
Paranız olmayabilir, torpiliniz sıfırın altında seyredebilir, hatta dayınız bile yoktur. Fakat açık ve kararlı bir hedefiniz varsa, elinizdeki imkânları evirip çevirip bir şekilde idare edersiniz. Bir kitapla başlarsınız, borçla devam edersiniz, bir ustanın yanında fırça yiyerek pişersiniz. Önemli olan başlangıçta ne kadar fakir olduğunuz değil, hayallerinizin ne kadar ucuz olmadığıdır.
Çalışmak Yetmez, İstikrarlı Çalışmak Gerekir (Ya da Pazartesi Sendromu Manifestosu)
Toplum olarak en büyük yanılgımız şudur: Çok çalışmak başarı getirir. Yalan! Eğer çok çalışmak başarı getirseydi, sırtında küfe taşıyan ameleler şu an Forbes listesinde birinci sırada olurdu. Çok çalışmak kadar önemli kutsal bir kavram daha vardır: İstikrar (Yani ne kadar sıkılırsanız sıkılın o masadan kalkmama iradesi).
Bugün "Ben girişimci olacağım" diye uyanıp, yarın "Benden ancak organik domates yetiştiricisi olur" derseniz, ömrünüzü hobi bahçelerinde çürütürsünüz. İç sesiniz size sürekli şu fısıltıları yapar:
“Bıktım bu Excel tablosundan, gidip dağlarda keçi güdeceğim.”
“Acaba influencer olup sadece kahve mi çekirdeği çekseydim?”
“Bu işin sonu karakolda bitmez umarım.”
Bu düşünceler beynin koruma mekanizmasıdır. Önemli olan, her saçma fikrin peşinden koşan o iç sesin elinden kahvesini alıp yerine oturtmaktır. Başarı yetenekten ziyade, "Bu salaklığı neden bir kez daha yapıyorum" diyerek aynı yolda yürümeye devam etme direncidir.
Sevdiğiniz İşi Yapmak: Romantizm ile Gerçeklik Arasındaki Fay Hattı
Başarının anahtarlarından biri "Sevdiğiniz işi yapın, bir gün bile çalışmış sayılmazsınız" der. Bunu söyleyen kişi muhtemelen hayatında hiç salatalık kasalamamış ya da gece üçte musluk tamir etmemiştir. Sevdiğiniz işi yaptığınızda bile o işin yüzde otuzluk kısmı mutlaka "Bunu kim icat etti?" diye küfretmekle geçer.
Bir yazılımcıyı düşünün; ekrana bakar, kod yazar, kahvesi soğur. Problemi çözerken yaşadığı o tatmin, doğada başka hiçbir şeyde yoktur. Ama aynı yazılımcı müşteri çıkıp "Butonu biraz daha mavi ama turuncumsu, böyle ruhani bir renk olsun" dediğinde, o sevgi anında cinnet hal evresine geçer. İşini seven insan, zamanın nasıl geçtiğini fark etmez; çünkü bilgisayarın başında saçları dökülürken saat kavramı tamamen yok olur.
Başarı Yalnızca Para Değildir (Ama Para da Fena Tasarlanmamıştır)
Başarıyı sadece para ile ölçmek büyük bir sığlıktır, evet. Fakat maneviyatla da karın doymuyor; elektrik faturası "Ben ruhsal olarak aydınlandım" deyince düşmüyor. Hayatını sevmediği bir işte, nefret ettiği tiplerle geçirip köşe olan insan ile kahve köşesinde filozofluk taslayıp cebinde otobüs bileti olmayan insan arasında ince bir çizgi vardır.
Marangozun zımparaladığı masaya aşkla bakması...
Öğretmenin sınıftaki en yaramaz veletle imtihanı...
Mühendisin tasarladığı köprünün altından ilk tır geçerken duayla nefesini tutması...
Bunların hepsi birer başarıdır. Başarı, akşam yastığa başınızı koyduğunuzda "Bugün kimin hakkını yemedim" huzuruyla uyuyabilmektir.
Sonuç: Kendi Filminin Başrolünde Rezil Olmak
Hayatta başarılı olmak istiyorsanız aynaya bakın ve şu iki kritik soruyu sorun:
“Ben gerçekten ne yapmak istiyorum, yoksa ailem beni doktor görecek diye ömrümü mu çürüttüm?”
“Bu trajediyi komediye çevirmek için bugün ne atıştırmam lazım?”
Arşimet kaldıracı bulmuş olabilir ama sizin ruhsal kaldıraç noktanız kendi mizah anlayışınızdır. Hedefinizi belirleyin, plan yapın, arada duvara toslayın ama gülümsemeyi asla bırakmayın. Unutmayın; hayat çok kısa, asgari ücret pek uzun ve bu tiyatroda bilet parası ödemeden oynayan tek canlı biziz.