Merhaba Dostlar,
Ekrem İmamoğlu rüşvet aldı mı, almadı mı? İşte Türkiye'nin son günlerde en çok tartıştığı sorulardan biri bu. Fakat bizim memlekette bir şeyi tartışırken doğrudan sonuca gitmek yerine, önce etrafında üç tur dönmek, sonra bir tarafın “kesin aldı” diye bağırmasını, diğer tarafın da “kesin almadı” diye bağırmasını beklemek adettendir. Sonra birileri çıkar, “Ama itirafçılar var” der; öteki taraf hemen cevap verir: “O itirafçılar tehdit edildi.” Böylece rüşvet iddiasını araştırmak yerine, bu defa “İtirafçı tehdit edildi mi, edilmedi mi?” tartışmasına geçeriz. Rüşvet nerede kaldı diye sorarsanız, o da herhalde bir sonraki bölümde karşımıza çıkar!
Şimdi meseleye biraz uzaktan bakalım. Birileri çıkıp diyor ki, “Ben rüşvet verdim.” Savcılık bunu dosyaya koyuyor, ifadeyi alıyor ve araştırıyor. Ardından karşı taraf çıkıyor ve “Bu adam baskı altında konuştu” diyor. Peki kardeşim, adam baskı altında konuştuysa bunu adamın kendisine sormak gerekmiyor mu? “Seni tehdit ettiler mi?” diye sorarsın, adam “Evet” derse, “Kim tehdit etti, ne zaman tehdit etti, nerede tehdit etti, ne söyledi?” diye sorarsın. Adam “Hayır, kimse beni tehdit etmedi” diyorsa da o zaman başkalarının onun yerine “Sen aslında tehdit edildin” diye açıklama yapmasının biraz tuhaf olduğunu düşünmez misiniz?
Daha komiği şu: İtirafçı etkin pişmanlıktan yararlanıyor. Yani devlet diyor ki, “Gel bildiklerini anlat, soruşturmaya katkı sağla, bunun karşılığında kanunun öngördüğü imkanlardan yararlan.” Şimdi burada insanın aklına ister istemez şu soru geliyor: Acaba bizim itirafçılar bir sabah uyanıp “Bugün içimde müthiş bir hakikat duygusu var, gidip bütün bildiklerimi anlatayım” diye mi adliyeye koşuyorlar? Yoksa başlarına gelen hukuki durumdan kurtulmak için bildiklerini anlatmanın kendileri açısından bir avantajı olduğunu mu düşünüyorlar? Elbette bir insanın etkin pişmanlıktan yararlanması, söylediklerinin yalan olduğu anlamına gelmez. Fakat aynı şekilde, etkin pişmanlıktan yararlanması da söylediği her sözün otomatik olarak doğru olduğu anlamına gelmez. İşte hukuk tam da burada devreye girer.
Bana göre meselenin en önemli noktası da burasıdır. Bir insan “Rüşvet verdim” diyorsa, güzel, bunu kayda alırsınız ve arkasından “Peki parayı nereden buldun, kime verdin, ne zaman verdin, nasıl verdin?” diye sorarsınız. Eğer ortada banka hareketleri, para transferleri, mesajlaşmalar, telefon görüşmeleri, kamera görüntüleri, tapu işlemleri veya başka bağımsız deliller varsa, o zaman iddia güçlenir. Ama ortada yalnızca “Ben verdim” şeklinde bir ifade varsa, kusura bakmayın ama bu ülkenin adalet sistemi WhatsApp grubundaki “Abi kesin olmuş” mantığıyla çalışmamalıdır.
Fakat bizim siyaset dünyasında işler biraz farklı yürüyor. Kendi tarafımızdaki kişinin sözüne “itiraf” diyoruz, karşı tarafın kişinin sözüne “iftira” diyoruz. Kendi tarafımızdaki tanığa “vicdanlı vatandaş” diyoruz, karşı tarafın tanığına “kumpasın parçası” diyoruz. Kendi tarafımızdaki soruşturmaya “hukukun tecellisi” diyoruz, karşı tarafın soruşturmasına “siyasi operasyon” diyoruz. Böyle olunca da ortada hukuk değil, iki ayrı televizyon kanalı kalıyor; biri başka bir Türkiye anlatıyor, diğeri başka bir Türkiye anlatıyor. Vatandaş ise kumandayı eline alıp hangisinde gerçek var diye kanal kanal dolaşıyor.
Şimdi gelelim şu meşhur “itirafçılar tehdit edildi” meselesine. Eğer gerçekten bir insan tehdit edilerek ifade vermişse, bu son derece ciddi bir iddiadır ve mutlaka araştırılması gerekir. Fakat “Tehdit edildi” demekle iş bitmez; çünkü ortada çok ciddi bir suçlama vardır ve bunun da delillendirilmesi gerekir. Kim tehdit etti, hangi makam tehdit etti, ne zaman tehdit etti, hangi sözlerle tehdit etti, karşılığında ne istendi? Bunların cevabı ortaya konulmadan, sırf hoşumuza gitmeyen bir ifade geldi diye “Kesin tehdit edilmiştir” demek de hukuk değil, taraftarlıktır.
Aynı şeyi savcılık açısından da söylemek gerekir. Savcılık bir kişinin ifadesini alıp “İşte gördünüz mü, rüşvetin kanıtı” diyerek dosyayı kapatamaz. Çünkü savcılığın görevi bir kişinin söylediğini tekrarlamak değil, o sözün gerçeğe karşılık gelip gelmediğini araştırmaktır. Eğer bir kişi “Şu kadar para verdim” diyorsa, o paranın gerçekten hareket edip etmediğine bakılmalıdır. “Şu kişiyle görüştüm” diyorsa, görüşmenin olup olmadığı araştırılmalıdır. “Şu taşınmaz karşılığında şu işlem yapıldı” diyorsa, taşınmazın kayıtlarına ve ilgili belediye işlemlerine bakılmalıdır. Kısacası savcılık da “Bana söyledi, ben de inandım” kolaycılığına kaçamaz.
Aslında vatandaşın istediği şey çok basit. İmamoğlu rüşvet aldıysa ortaya koyun; kimden aldı, ne kadar aldı, nasıl aldı, karşılığında ne yaptı, hangi deliller bunu kanıtlıyor açıkça gösterin. Almadıysa da yine açıkça ortaya koyun ve “Bakın, iddia bu ama delil bunu doğrulamıyor” deyin. Fakat bir tarafın “Kesin suçlu”, diğer tarafın “Kesin masum” diye bağırdığı bir ortamda gerçeği bulmak mümkün değil. Çünkü bağıranların sesi yükseldikçe delilin sesi kısılıyor.
Üstelik burada İmamoğlu'nu savunmakla İmamoğlu'nun suçsuzluğunu kanıtlamak arasında dağlar kadar fark var. Bir insanın siyasi rakibi olmak, onun suçlu olmasını gerektirmez. Aynı şekilde bir insanı siyasi olarak desteklemek de onun hiçbir suç işlememiş olduğunun kanıtı değildir. Hukukun en basit mantığı budur: İnsanların siyasi kimliklerine değil, önündeki delillere bakarsınız. Ama biz bu basit gerçeği bile siyasi kamplaşmanın içinde kaybetmeyi başarıyoruz.
Benim anlamadığım başka bir şey daha var. Türkiye'de herkes hukukçu olmuş, herkes savcı olmuş, herkes hâkim olmuş durumda. Kahvede oturan adam dosyanın tamamını biliyor, sosyal medyada yorum yapan vatandaş bütün delilleri incelemiş, televizyon programındaki yorumcu mahkemenin kararını şimdiden vermiş. Bir taraf “Yüzde yüz rüşvet”, öteki taraf “Yüzde yüz kumpas” diyor. Yüzde yüzlerin bu kadar bol olduğu ülkede insan ister istemez soruyor: Acaba mahkemelere niye ihtiyaç var?
İşin özü şudur: İmamoğlu rüşvet aldı mı, almadı mı, bunu ben de sosyal medya yorumlarından öğrenmek istemiyorum. Savcılığın iddiasını da görmek isterim, savunmanın itirazını da görmek isterim, itirafçıların ne söylediğini de bilmek isterim, fakat en önemlisi bu ifadelerin bağımsız delillerle desteklenip desteklenmediğini görmek isterim. Eğer ortada sağlam deliller varsa, kim olursa olsun hesabını vermelidir. Eğer delil yoksa, kim olursa olsun insanların siyasi hesaplaşmalar uğruna suçlu ilan edilmesine de izin verilmemelidir.
Çünkü rüşvet öyle bir suçtur ki, “Bence yaptı” ile “Yaptığı kanıtlandı” arasında koskoca bir hukuk sistemi vardır. O sistemi atlayıp doğrudan hüküm vermek kolaydır. Zor olan ise hoşumuza gitmeyen delili de, hoşumuza giden delili de aynı terazide tartabilmektir. Bizim memlekette ise terazinin bir kefesine hukuk, öbür kefesine siyaset konuluyor; sonra da siyaset ağır basınca herkes “Adalet yerini buldu” diye seviniyor.
Son sözüm şu: İtirafçı gerçekten doğruyu söylüyorsa, söylediklerinin bağımsız delillerle ortaya konulmasından kimse korkmamalıdır. İtirafçı baskıyla konuşturulduysa, bunun da belgeleri ortaya çıkarılmalı ve bu baskıyı yapanlar hesap vermelidir. Ama “Benim işime gelen itiraf gerçek, işime gelmeyen itiraf tehdit altında alınmıştır” anlayışıyla gidersek, sonunda rüşveti de bulamayız, gerçeği de bulamayız, hukuku da bulamayız. Geriye sadece bizim meşhur siyasi sporumuz kalır: Herkes birbirine bağırır, herkes birbirini suçlar, herkes kendisini haklı ilan eder ve en sonunda vatandaş yine elinde kumandayla televizyonun karşısında kalır.
Çünkü Türkiye'de bazen asıl soru “Rüşvet alındı mı?” olmaktan çıkıyor; “Kimin söylediğine inanacağız?” sorusuna dönüşüyor. Oysa hukukta cevap çok basit olmalı: Kimin söylediğine değil, neyin kanıtlandığına bakacağız.