Merhaba Dostlar,
İnsanoğlunun kafa yapısı genelde bozuk bir buzdolabının termostatı gibi çalışır; ne zaman ne yapacağı asla belli olmaz. Elinde tereyağı varken margarina razı gelir, sıhhat yerindeyken doktorun "Şekerden uzak dur" uyarısını kulak arkası eder. Sağlık elden gidip de hasta yatağında tavuk çorbasına mahkûm olunca birdenbire içinden uluslararası bir beslenme uzmanı fışkırır. Su musluktan oluk oluk akarken kimsenin umurunda değildir; ama ne zaman ki borular patlar ve kesinti başlar, bizim mahallenin sakinleri birden Antik Yunan filozofu kesilir. Musluk kuruyunca "İnsan suyun değerini bilecek kardeşim!" nutukları atılır. Biliriz bilmesine de, iş işten geçtikten sonra filozof kesilmenin kime ne faydası var?
Dostluk müessesesi de bundan farklı çalışmaz. Adam telefonunu açmaz, mesajını üç gün sonra görüldü yaparsın, kılığını bile beğenmezsin. Sonra bir gün o dost tası tarağı toplar ve hayatından çekip gider. İşte o an bizim milletin romantizm damarı tutar; arkasından "Çok iyi insandı ya, nur içinde yatsın... Yani daha yaşıyor ama olsun, bitti işte" diye yas tutmaya başlarsın. İnsanoğlu garip mahluktur; yanındakinin hatasını büyüteçle inceler, kendi haltlarına ise konforlu bir dürbünle bakar. Karşısındaki iki dakika geç cevap verse "Beni zerre önemsemiyor, kâle almıyor" diye fırtınalar koparır, kendisi günlerce dönmeyince "Çok yoğundum, projelerim vardı" diye bahanelerin padişahlığını ilan eder.
Kendi Kıymetini Başkasının Eline Verenler
Başkalarının değerini geç anladığımız yetmezmiş gibi, bir de kendi kıymetimizi yabancı ellerde harcama gibi kötü bir huyumuz vardır. Sürekli bir kamuoyu yoklaması halindeyiz; "Beni seviyor musun?", "Beğendin mi?", "Yaptığım börek olmuş mu?" diye etrafta sadaka arayan siyasi partiler gibi dolaşırız. Sanki insan değil de Sermaye Piyasası Kurulu'na kote edilmiş hisse senediyiz. Altın, kuyumcunun vitrininden geçen herkes satın almadı diye değerinden bir şey kaybeder mi? Kitap, her cahil okumadı diye pul olur mu? Olmaz. Ama biz kendi değerimizi başkasının iki dudağının arasına teslim eder, sonra da kumandasını eline verdiğimiz o zalimlerin hayatımızın kanalını değiştirmesini şaşkınlıkla izleriz. Bugün öven yarın yerer; bugün baş tacı eden yarın kapının önüne koyar.
Hayatın en trajik komedisi ise "hayır" diyememe hastalığıdır. Biri gelir bir şey ister, için istemez ama sırf "Ayıp olur şimdi" korkusuyla "Tamam" dersin. "Niye?" derler, "Çünkü istemiyorum" demek suçmuş gibi bahaneler uydurursun. Sürekli milleti memnun edeyim derken kendi hayatında en afili figüran olursun. Herkes mutlu mesut yaşar, bir tek sen mutsuzluktan duvara tırmanırsın. Hakarete uğrarsın, aşağılanırsın, sırf "Aman tadımız kaçmasın Ali Rıza bey" modunda susarsın. Bu sessizlik olgunluk falan değil, insanın kendi ruhuna yaptığı en büyük ihanettir.
Mezarlıklar Zaten Kıymet Bilenlerle Dolu
Hayat ikinci şansı her zaman sunmaz; bazı otobüsler gerçekten kaçar, bazı trenler arkasına bile bakmadan basıp gider. Kaybettikten sonra kıymet bilmek enayiliğin Daniskasıdır, çünkü asıl marifet elindeyken o değere sahip çıkabilmektir. Mezarlıklar zaten "Ah, kıymetini bilemedim!" diyen pimanlık abideleriyle doludur, ama iş işten geçmiştir bir kere. Telefonun rehberine bakıp eski fotoğraflara ağlayan tiplerden olmayalım. Seviyorsan telefonu açıp söyleyeceksin, özlediysen arayacaksın, teşekkür edeceksen bugün edeceksin.
Bugün küçük bir iyilik yapın kendinize; yanınızdaki insana şöyle bir dikkatlice bakın. Belki de her gün gördüğünüz o yüz, hayatınızın en büyük piyangosudur. Başkalarının kıymetini bildiğiniz gibi, kendi değerinizi de ayaklar altına aldırmayın. Hayatın kullanım kılavuzu yok belki ama duvara asılacak kural gayet basittir: Kaybettikten sonra ağlayacağına, varken sıkı sıkı sarıl. Yoksa ömrün "Keşke"lerle dolu sıkıcı bir antika müzesinden ibaret kalır ve o müzenin en çok turist çeken eseri de senin pişmanlıkların olur.