BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhaba Dostlar,
Şu hayatta başımıza gelen en büyük felaketlerin başında, sabah uyanıp gözümüzü açar açmaz maruz kaldığımız o devasa "eyvah" korosu gelir. Batı’da akademisyenler kürsülere çıkıp Frank Furedi’nin 1997 yılında kaleme aldığı Culture of Fear yani korku kültürü üzerine akademik makaleler yazadursunlar; bizim memlekette o kitabın pratiği mahalle kahvelerinde canlı yayınla icra ediliyor. Eğer o adam gelip bizim mahallede bir çay ocağına otursaydı, muhtemelen o kalın kitabı üç sayfaya indirir ve adına da "Panik Ataklar Ansiklopedisi" koyardı. Millet olarak adeta bir Korku Holding Anonim Şirketi’nin abonesiyiz ve her sabah mesaiye panikle başlıyoruz.
Fatura Korkusu ve Dijital Kıyamet Senaryoları
Sabah yataktan kalkar kalkmaz güne huzurla başlamamız mümkün mü, nitekim "eyvah şeriat geliyor", "eyvah din elden gidiyor", "eyvah dolar fırladı" ve "eyvah indirim bitti" çığlıklarıyla ruh sağlığımız parça pinçik oluyor. Tabii bu ulusal paniklerin yanı sıra bir de hane içi fatura kabuslarımız var ki diller dantele gelmez. Elektrik faturası masaya bir konur; ev halkı birbirini suçlu ilan eder. "Kim buzdolabını açık bıraktı?", "Hangi vicdansız lambayı sabaha kadar yaktı?" soruları havada uçuşur. Su faturası gelir, evin annesi banyoda on dakika fazla kalan çocuğun peşine düşer. Lakin bunların hiçbiri internet faturası ve kesintisi kadar insanı dehşete düşürmez. Su akmasa idare ederiz, elektrik gitse lükse geçeriz ama internet giderse sosyal medyadaki akrabalarımız ve takipçilerimiz "acaba bu adam öldü mü?" diye kara kara düşünmeye başlar. İnternet kopmasın da ne koparsa kopsun, çünkü dijital nefestir kesilen.
GDO’lu Pazarlamadan Siyasetin Korku Fabrikasına
Toplum mühendisliğinin asıl ustaları ise medyayı ve pazarları mesken tutmuş durumda. Televizyonu açarsın; "Şok şok şok, bilim insanları uyardı: GDO’lu ürün yiyenler beş yıl içinde hakkın rahmetine kavuşacak!" manşetleri. E ne yapacaksın? Hemen seni ölümle korkutup kendi organik market zincirlerine koştururlar. Siyasette de durum bundan farklı değildir; laik duyarlılıkları olanları "eyvah şeriat geliyor" diye korkutup sandığa götürürler, dini hassasiyeti yüksek olanları ise "eyvah din elden gidiyor" panitiyle muhafazakar partilere oy vermeye mecbur bırakırlar. Düşünsenize, bir siyasetçi çıkıp dürüstçe "Arkadaşlar ekonomi berbat, ben de ne yapacağımı bilmiyorum, hadi hep beraber korkalım" dese, muhtemelen halkın sevgisinden yüzde altmış oy alır. Çünkü samimiyet her zaman kazandırır. Tabii bir de deprem korkusu üzerinden ev pazarlayanlar var ki, adeta ölüm sigortası satıyorlar. Adam sana ev satarken sanki deprem anında telefon açıp "merhaba, ölüp ölmediğinizi kontrol edecektik" diyecek bir müşteri hizmetleri departmanı vadediyor.
Yabancı Düşmanlığı ve Devlet Paradoksu
Bu coğrafyada korku menüsünün en favori mezesi ise hiç şüphesiz yabancı düşmanlığıdır. Sokakta hangi yabancıyı görsek "bunlar işimizi elimizden alıyor, İstanbul’un villalarını kapıyor, kızlarımızı ve simidimizi alıyorlar" diye ortalığı ayağa kaldırırlar. İnsan düşünmeden edemiyor; simit zaten bilmem kaç lira olmuş, kim kimin simidini elinden alıyor, akıl alır gibi değil. Siyaset ve pazarlar dışında aile içi terör de bu korku kültüründen nasibini alır; eve kaynana gelmeden önce kocanın yaşadığı o panik atak hali başka hiçbir yerde yoktur. Yüksek sesle konuşursan hanımın seni dürtmesi, yoksa kaynananın seni fena benzetmesi ev içi sıkıyönetim ilan ettirir. Frank Furedi’nin tabiriyle tam bir terapötik devlet modelindeyiz; devlet sürekli sırtımızı sıvazlayıp "merak etme, senin yerine ben korkuyorum, o yüzden özgürlüklerini biraz kıstım ama her şey senin iyiliğin için" der. Hırsızın eve girip "sen bu televizyonu çok izliyordun, gözlerin bozulacaktı, bak ben seni kurtardım" demesinden farksız bir durum. Kola içersen taş olursun, hamburger yersen bitersin, sol elle çay içersen ömrün kısalır safsataları da işin tuzu biberidir. Meğerse tüm bu korku ikliminin tek bir temel amacı varmış: Korku, pazardaki satışları ve tüketimi artırıyormuş arkadaşlar. Demek ki neymiş; korktukça alıyor, aldıkça korkuyormuşuz.