BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhaba Dostlar,
Son zamanlarda çevremizdeki herkes, bütün arkadaşlar YouTube'da, Facebook'ta, Instagram'da birer filozof kesildiler. Maşallah hepsi ekran başında bilge bilge yazılar yazıyor, derin anlamlar içeren atasözleri patlatıyor, dünyaya nizam veriyor. Yani durum öyle bir hal aldı ki, sanki ortalıkta birer Mevlana, ne bileyim Arşimet veya Aristoteles cirit atıyor; herkes kürsüye çıkmış bilgece nutuklar atıyor, hayatın sırrını çözmüş gibi manalı manalı gülümsüyor. İnsanın bu manzarayı görünce derin düşüncelere dalası, hatta oracıkta gururdan ağlayası geliyor.
Emeklilik Esintileri ve Dijital Filozoflar
Tabii bu durumun tabiatıyla bir sebebi olsa gerek diye düşünüyor insan. Acaba bu ani aydınlanmaların, bu felsefi patlamaların arkasındaki o koca gizem nedir? Benim etrafımdaki arkadaşlarım hep emekli olduğu için, sabahın köründe evde yatıp kalkıyorlar; sabahleyin uyanıp ayağa dikildiklerinde bir taraflarına esinti geliyor. İşte o gizemli sabah esintisiyle birlikte bir yerlerinden birtakım cümleler uyduruyorlar, sonra da “Ha ben bunu hemen yazayım Facebook'a, hemen yetiştireyim YouTube'a” diyerek tuşlara sarılıyorlar. İşte tam o anlarda o bilge sözler, evrensel felsefi inciler sosyal medyanın serin sularına düşüyor. Buradan sosyal medyada felsefe yapan emekli arkadaşlara iki çift laf etmek, hakikat bayrağını ellerine tutuşturmak boynumun borcudur: Lütfen bırakın bu işleri azizim! Bu derin sular size göre değil; gidin torun sevin, çayınızı demleyin ama felsefeyi gerçek filozoflara bırakın.
Zira bu işler öyle sabah kahvesini yudumlarken şair, yazar, müzisyen veya besteci kesilmekle yapılmaz. Elinizde ne bir bilim adamlığı kariyeri var ne de insanlığa çığır açtıracak bir formasyon; e öyleyse ne diye millete kibrit suyu döküyorsunuz? Bırakın şu sosyal medyayı da herkes kendi rahatına, kendi köşesine çekilsin.
Gelelim asıl meselemize, yani yüzyıllardır arayıp da bulamadığımız o esrarengiz konuya: Mutluluğa.
Mutluluğun Resmini Yapamayanlar ve Paşazadeler
Konumuz malumunuz mutluluktur. Tarih sayfalarını şöyle bir karıştıralım; 1961'li yıllarda Nazım Hikmet bir şiirinde Abidin Dino'ya seslenerek der ki: “Bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?” Tabii o zamanlar Nazım Hikmet komünist, Abidin Dino da kendisi gibi yoldaşı, komünist sanatçı. Karşılıklı şiirlerle birbirlerine sesleniyorlar, adeta bir devrimci düet yapıyorlar. Abidin Dino da ona hemen karşılığı yapıştırıyor: “Mutluluğun resmini yapamam belki ama sen gelince işçi sınıfı çok mutlu olur” diyor. Gelin görün ki işin magazin tarafı bir hayli renkli; Abidin Dino adeta paşalar gibi karşılık veriyor: “Sen gelseydin eğer davullarla zurnalarla karşılardık seni, işçi sınıfı bayram ederdi falan filan...” Mutluluğun resmi yok ama hamaset var.
Bu tarihi diyalogla da kalmıyor; yıllar sonra Zülfü Livaneli kalkıp garip bir müzik yapıyor. Beethoven'ın, Çaykovski'nin tarzını çağrıştıran o ezgileri bağlama ve kemanla harmanlayıp “bana mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” dizelerini acıklı bir sesle okuyor. Şimdi bu üç güzide şahsiyeti yani Nazım Hikmet, Abidin Dino ve Zülfü Livaneli ele alalım. Bu zat-ı muhteremlerin tamamı işçi hayranı, emekçi sevdalısı, solcu, sosyalist, komünist aydınlar olarak bilinir. Ancak ben hiç sanmıyorum ki bu arkadaşlar hayatlarında bir kerecik olsun Sirkeci'deki Mahmutpaşa'daki o ter kokan işçi hanlarına gidip hal hatır sormuş olsunlar. Eskiden Gedikpaşa'da deri atölyeleri, ayakkabıcılar vardı; bu şairlerimizin oradaki işçilerin yanına gidip de onlarla birlikte bir öğlen zeytin-ekmek, helva-ekmek yediklerini inanın hiç zannetmiyorum.
Neden mi zannetmiyorum? Çünkü hayatın gerçeği ile masal masallığı birbirine karıştığı için.
Saraydan İnen Devrimciler ve Gerçek Emekçiler
Çünkü neden? Hemen izah edeyim. Nazım Hikmet paşa çocuğudur, gayet zengin ve soylu bir aileden gelmektedir. Abidin Dino ise ömrü boyunca bolluk içinde yaşamış, çok zengin bir ailenin evladıdır; çocukluğu Avrupa salonlarında geçmiş, Paris'lerde falan yetişmiş, üniversite hayatı ve gençliği hep Batı başkentlerinde akıp gitmiştir. Dünyayı şöyle bir tur atarak gezmiş, tam anlamıyla aristokratik bir burjuva hayatı sürmüştür. Zülfü Livaneli'nin dedeleri de paşadır, hakimliktir vesaire. Yani bakıyorsunuz, bu üç şahsiyet de işçi sınıfıyla, alın teriyle, o çilekeş emekçi hayatıyla uzaktan yakından alakası olmayan tiplerdir.
Peki o zaman insan merak ediyor: Bunlar nasıl komünist oluyor? Nasıl solcu oluyorlar? Nasıl bu kadar rahat bir şekilde işçinin, emekçinin avukatlığına soyunabiliyorlar? Herhalde hayatta aradıkları o mistik heyecanı başka yerde bulamadılar, bana öyle geliyor. Çünkü benim babam bir işçiydi ve ben de bizzat bu hayatın içinde kavrulan bir emekçiyim. İstanbul'da hayat şartları o kadar ağırdı ki, tek maaşla geçinebilmek imkansız olduğu için öğretmenliğin yanı sıra elli tane farklı ek iş yaptım, rızkımı taştan çıkardım. Çevremdeki birçok öğretmen arkadaşım da tıpkı benim gibiydi; mesela bizim Durmuş vardı, karı koca ikisi de öğretmendi ama maaşları yetmediği için Durmuş akşamları ek iş olarak taksicilik yapıyordu. Hepimiz, bu memleketin ezilen, koşturan, ter döken gerçek emekçileriyiz.
Ama o büyük edebiyatçılar, bizim yaşadığımız o acımasız hayat sıkıntılarının zerre kadar farkında değildiler.
Hayal Dünyasındaki İşçiler ve Gerçek Dünyanın Yorgunluğu
Onlar sadece kendi zihinsel hayal dünyalarında yaşıyorlar; uzaktan uzağa işçinin yanında, emekçinin arkasında olduklarını iddia edip fiyaka yapıyorlar. Hani biz İstanbul'dayken, ben o mekteplerde ders verirken, akşam eve dönerken vallahi dilim iki karış dışarıda kalıyordu. Akşam kapıdan içeri nasıl girdiğimi, ayağımdaki ayakkabıyı nasıl çıkardığımı bile bilmiyordum. Öylesine bitkin düşüyordum ki, ne Nazım gibi oturup muazzam şiirler yazacak dermanım kalıyordu ne de Abidin gibi tablolara bakıp mutluluğun resmini çizecek neşem ve vaktim oluyordu.
Biz o yorgunlukla eve sürünerek girerken, bu masal kahramanları salonlarında tütsü yakıp devrimcilik oynuyordu. Açık ve net söylüyorum; bu işler öyle masabaşında şiir yazmayla, resim yapmayla, uzaktan kumandalı bir hayalle emekçi sınıfını savunmakla yürümez. Hayat, o klimalı odalarda yazıldığı gibi akmıyor; asıl hayat, o yokuşları tırmanırken nefesi kesilenlerin omuzlarında yükseliyor.
Son söz olarak şunu söyleyelim: Gerçek emek, klavyeden dökülen süslü felsefelerle değil, alın terinin asfalttaki iziyle ölçülür.