Merhaba Dostlar,
Hani şu kahvehanede, sokakta ya da akşam haberlerinde kulaklarımızın pasını silen “onurlu insan” lafı vardır ya; aslında çoğumuz o kelimenin altını oyup içine sadece kendi işimize gelen anlamları dolduruyoruz. Günlük hayatta birine “onurlu insan” dediğimizde, adamın sadece dürüstlüğünü değil; kendisine, sağa sola ve içinde tepindiği topluma karşı belli bir ahlaki fatura ödemeyi peşinen kabul ettiğini kastederiz. Onurlu olmak; insanın kendi kantarının topuzunu kaçırmaması, davranışlarının arkasında dimdik durması, başkalarının hakkına üç kuruşluk menfaat için göz dikmemesi ve gerektiğinde kendi paçasını kurtarmak için kendi çıkarlarından vazgeçebilecek o ağır başlı olgunluğa erişmesidir. Yoksa bu iş dışarıdan parayla satın alınan türden bir madalya değildir; insanın kendi bizzat eliyle, eylemiyle ördüğü bir karakter dikişidir.
Onur ile şerefin ince ama kanlı savaşı
Burada hepimizin zihnini bulandıran o kritik ayrıma, yani onur ile şeref arasındaki farka parmak basmak şarttır. İki kelime günlük dilde birbirinin yerine sakız gibi çiğnense de aslında aynı kumaştan kesilmemiştir. Onur daha çok insanın kendi iç odasıyla, kendi vicdanının aynasıyla ve kendi değer ölçüleriyle akrabadır. İnsan kimseler yokken, otel odasında tek başınayken bile doğru olanı yapıyorsa, çıkarına ters düştüğü halde verdiği sözün arkasında tank gibi duruyorsa, yaptığı koca haltın sorumluluğunu yüreklice üstleniyorsa işte orada onurdan bahsedebiliriz. Şeref ise biraz daha mahalle baskısıyla, toplumun kişiye biçtiği kaftanla ilgilidir. Bir insan ailesinin soyu sopu, mesleğinin ağırlığı ya da toplumun kabul ettiği bazı değerleri sırtında taşıdığı için dışarıdan “şerefli” etiketiyle taltif edilebilir.
İçeriden gelen ses ile dışarıdan gelen alkış
Bu açıdan bakıldığında onur içeriden sızan özsuyuyken, şeref büyük ölçüde dışarıdan beslenen bir göz boyamadır. İnsan onurunu kendi alın teri ve davranışlarıyla kazanır; şeref ise ekseriyetle başkalarının ne söylediğiyle, el alemin ne düşündüğüyle şekillenir. Bu yüzden toplumun gözünde “en şerefli” mertebesine konmuş bir adamın gerçekte onurlu bir karakter taşıyıp taşımadığını anlamak için, yalnızca kameralar önündeki şovlarına değil, kimsenin görmediği karanlık anlarda nasıl davrandığına bakmak lazımdır.
Kendi sınırını bilmek bir zayıflık değil, erdemdir
Onurlu insanın temel direklerinden biri kendisine saygı duymasıdır. Kendisine saygısı olan kişi, kendi piyasa değerini bilir ama başkalarını da tepeden tırnağa süzmez. Kendi yeteneklerinin, aklımın erdiği ve ermediği sınırların farkındadır. Her bardağın suyunu içemeyeceğini, her dağa tırmanamayacağını bilir; gücünü ve kapasitesini doğru tartan bir terazi gibi çalıştırır. Kendi sınırlarını kabullenmek bir eksiklik değil, aksine kişiliğin omurgasını oluşturan bir olgunluktur.
İnsan bazen boyunu aşan sulara düşünmeden dalarak, sahip olmadığı kumaşı varmış gibi göstererek ya da el alemin rüzgarıyla kendisini olduğundan farklı pazarlayarak kendi saygınlığını kendi elleriyle yerle bir eder. Onurlu insan ise aynaya bakıp “Ben kimim, ne halt edebilirim ve nerede durmalıyım?” sorularını sorabilen kimsedir. Kısacası onur, biraz da insanın kendi haddini bilme sanatıdır.
Güçlü olanın değil, vicdanı olanın sınavı
Ancak kendisine saygı duymak tek başına yetmez; gerçek onur başkasının da onurunu tanımaktan geçer. İnsan haklarını kulağının arkasına atan, karşısındakini yalnızca kendi ticari çıkarları açısından birer rakam olarak gören, başkalarının acısını ve ekmek kavgasını umursamayan birinin kendisini onurlu zannetmesi büyük bir yanılgıdır.
Söz gelişi, yüzlerce insanı cımbızla yöneten haşmetli bir patronu göz önüne getirelim. Bu patron çalışanlarına sürekli baskı palazıyla yaklaşıyor, onların haklarını üç kuruşa sayıyor, emeklerini hallaç pamuğu gibi atıyor ve yaptığı her haltın faturasını gariban astlarına kesiyorsa, o koltuğun sahibi olması onu onurlu bir insan yapmaz. Tam aksine, gücü elinde tutan birinin kendisinden daha zayıf insanlara nasıl davrandığı, onun gerçek karakterini ortaya döken en net aynadır.
Dürüstlük ve hatayı kaburga gibi sahiplenmek
Onurlu davranışın olmazsa olmazlarından biri de dürüstlüktür. Sözünün eri olmak, doğruyu zihninde eğip bükmemek, verdiği sözün arkasında durmak ve gerektiğinde kendi çıkarına rağmen gerçeği savunabilmek onurlu kişiliğin demirbaşlarıdır. Fakat dürüstlük demek sadece yalan söylememek değildir; dürüstlük aynı zamanda insanın kendi hatasıyla yüzleşebilme cesaretidir.
İnsan beşerdir şaşar, hata yapar; bu işin doğasında vardır. Fakat hatayı hemen başkasının sırtına yıkmak, sorumluluktan kaçak kat çıkmak ve faturayı diğerlerinin ödemesini beklemek ahlaki bir sefalettir. Onurlu insan yaptığı eylemin sonuçlarını göğüsler. Yanlış yaptığında “Ben yapmadım, o yaptı” demek yerine, “Evet, bu boku ben yedim, hata bende” diyebilendir. Aslında bu tavır insanı küçültmez, aksine devleştirir. Çünkü insanın değerini hiç hata yapmaması değil, yaptığı hatayla nasıl hesaplaştığı belirler.
Toplumsal hayata yansıyan ahlak faturası
Bu noktada onur ile sorumluluk duygusu arasında kopmaz bir bağ kurulur. Topluma karşı ödevlerini aksatmayan, yaptığı işin sonucunu omuzlayan, başkalarının hakkına riayet eden insan yalnızca ahlaklı değil, aynı zamanda bu memlekette güvenilir bir bireydir. Onur, kişinin sadece kendi iç odasında yaşadığı soyut bir duygu değildir; eylemleriyle sokaktaki hayata da doğrudan yansır.
Kolektif etiketler ve milletlerin onuru masalı
Peki, onur bir millete, topluma veya kültüre kilitlenebilir mi?
Bazen mesela Japonların “onurlu bir millet” olduğu söylenir durur. Fakat böyle külliyen bir değerlendirme yapmak oldukça sakıncalıdır. Çünkü onur milletlerin değil, tekil insanların özelliğidir. Bir toplumun bütün ferdini tek bir ahlaki keseye sokmak, bireysel renkleri yok saymak demektir.
Örneğin Japon tarihinde ağır bir başarısızlık veya utanç karşısında kişinin kendisini kılıçtan geçirmesi veya onur intiharı etmesi bir gelenek olmuştur. Ancak kişinin toplumun o boğucu baskısı yüzünden canına kıyması, tek başına “onurlu davranış” olarak yutturulamaz. Burada bireyin kendi vicdanıyla aldığı karar ile toplumun sopayla dayattığı baskıyı birbirinden süzmek gerekir. Toplum baskısı ile ahlaki sorumluluk asla aynı kapıya çıkmaz.
Bir insanın çevrenin dudak bükmesine boyun eğmesi, onun mutlaka onurlu bir karakter taşıdığı anlamına gelmez. Bazen toplum, bireyden kendi ahlakına aykırı davranmasını zorla isteyebilir. Böyle durumlarda gerçek onur, kalabalığın arkasından kuzu kuzu yürümek değil, kişinin doğru olduğuna inandığı ilkeli yolda yalnız başına yürüyebilmesidir.
Aynı sığlık, herhangi bir etnik veya kültürel grup hakkında yapılan peşin hükümlü genellemelerde de karşımıza çıkar. Örneğin Romanların veya başka bir topluluğun “onursuz” olduğu iddiası, düşünsel açıdan da ahlaki açıdan da kocaman bir saçmalıktır. Milyonlarca insanı tek bir kalıba döküp aynı özelliklerle damgalamak mümkün değildir. Her memleketin içinde dürüst insanlar da vardır, üçkağıtçılar da; cesurlar da vardır, korkaklar da. Bir insanın ahlakını onun doğduğu mahalle değil, kendi tercihleri belirler.
Nitekim Roman toplulukları içerisinden de dünya çapında nice sanatçılar, müzisyenler ve kültür insanlar çıkmıştır. Müziğin ta kendisi olan bu kültürel miras dünya sanat tarihinin başköşesindedir. Dolayısıyla bir topluluğu toptan “onurlu” ya da “onursuz” ilan etmek, bireyi kendi şahsiyetinden soyutlayarak yalnızca ait olduğu etiketle yargılamaktır. Oysa onurun asıl hikayesi tam da burada başlar: İnsan, taşıdığı etiketlerden önce kendi eylemlerinden sorumludur.
Miras kalmayan tek şey: Karakter
Bir insanın Türk, Japon, Alman, Roman, zengin, fakir, tahsilli ya da alaylı olması onun otomatik olarak onurlu ya da onursuz damgası yemesini gerektirmez. Aynı şekilde birinin babasının çok itibarlı bir adam olması da o kişinin otomatik olarak itibar sahibi yapmaz. İnsan kendi karakterini atalarının mirasıyla değil, kendi alın teriyle inşa eder.
Bu yüzden onur, banka hesabından kalan miras bir servet değildir. Babanın onuru evladına çekmeceden çıkar gibi kalmaz; senin onurun da çocuğuna otomatik olarak geçmez. Her insan kendi defterini kendisi yazar.
Vicdanla yapılan son sözleşme
Belki de gerçek onurun en net fotoğrafı şudur: İnsan kimseler bakmazken de doğru olanı yapabiliyor mu? Güç eline geçtiğinde garibanın hakkını eziyor mu yoksa koruyor mu? Hata yaptığında sorumluluğu erkekçe üstleniyor mu? Kendisine gösterilmesini istediği saygıyı başkalarından esirgemiyor mu? El alemin alkışını kaybetme pahasına doğru bildiği yoldan şaşmıyor mu? Bu sorulara verilen samimi cevaplar, insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarır.
Onur, toplumun bize yaka rozeti gibi taktığı suni bir unvan değildir; insanın kendi hayatıyla yazdığı bir ahlak hikâyesidir. Şeref başkalarının bize biçtiği değer olabilir ama onur, insanın kendi vicdanıyla imzaladığı ömürlük bir sözleşmedir. Ve bu gizli sözleşmenin tek tanığı, yalnızca insanın kendi aynadaki yansımasıdır.