BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
İnsanlık var olduğundan beri bazı meseleleri çözemiyor. Savaşları bitiremiyor, açlığı tamamen ortadan kaldıramıyor, trafikte neden herkesin aynı anda sol şeride geçtiğini çözemiyor. Ama bütün bunların arasında çok daha büyük bir meselesi var: Ölmek istemiyor!
İnsan, var olduğu günden beri ölümsüzlüğün peşinde. Aslında mesele gayet anlaşılır. İnsan geleceği düşünebilen bir canlı ve bir gün öleceğini de biliyor. İşin kötü tarafı, bu bilgiyi öğrendikten sonra geri iade edemiyorsunuz. Çocukken ölüm kavramını pek anlamıyoruz. Sonra birileri ölüyor ve yavaş yavaş jeton düşüyor: “Eyvah! Sıra bize de gelecek.”
İşte insanlığın binlerce yıllık ölümsüzlük macerası böyle başladı. Ve hâlâ devam ediyor. Ne yazık ki bugüne kadar sonuç ekranında hâlâ şu yazıyor: “Geliştirme aşamasında.”
Öleceğini bilen canlı olmak
Bir kediye bakın. Sabah kalkıyor, yemek yiyor, güneşin altına yatıyor, biraz etrafı gözetliyor, sonra tekrar uyuyor. Kedinin kafasında “Hayatın anlamı nedir?” diye bir düşünce olduğunu sanmıyorum. Varsa da bize söylemiyor. Köpek deseniz daha rahat. Topu atıyorsunuz, getiriyor. On kere atıyorsunuz, yine getiriyor. Köpek için hayatın anlamı belli: “Topu at, ben getiririm.”
İnsan ise çok daha problemli. İnsan oturuyor ve düşünüyor: “Ben kimim? Nereden geldim? Nereye gidiyorum? Öldükten sonra ne olacak?” Bir de bunları gece yatağa girdikten sonra düşünmeye başlıyor. Gündüz hiçbir şey yok; gece saat 02.47'de insan birden evrenin varlık sebebini çözmeye çalışıyor. Saat 03.15'te ölümden sonrasını düşünüyor, 03.42'de ise sabah 7'de nasıl kalkacağını!
İnsan geleceği düşünebildiği için kendi ölümünün kaçınılmaz olduğunu da biliyor. Bu farkındalık psikolojide varoluşsal kaygı kavramıyla ilişkilendiriliyor. Yani insanın en büyük avantajlarından biri olan düşünme yeteneği, aynı zamanda geceleri rahat uyumasını engelleyen bir probleme dönüşebiliyor.
Dinler ölümün son olmadığını söyledi
İnsanlığın ölüm korkusuna verdiği en eski ve güçlü cevaplardan biri dinler oldu. Büyük dinî geleneklerin önemli bölümünde ölüm, her şeyin sonu olarak görülmez. Başka bir yaşam, ruhun devamlılığı ve insanın yaptıklarının karşılığı olduğu düşüncesi vardır. Cennet ve cehennem inancı da insanın temel sorusuna cevap verir: “Bu hikâye gerçekten burada mı bitiyor?”
Dinin cevabı genel olarak şudur: “Hayır, daha bitmedi.” Bu düşünce insanlık tarihinde çok güçlü bir anlam taşımıştır. Çünkü insan sadece yaşamak istemiyor; yaşadığı hayatın boşa gitmesini de istemiyor. Dolayısıyla ölümsüzlük fikri ile anlam arayışı birbirine bağlanıyor.
Newton öldü ama yerçekimi hâlâ peşimizde
İnsanın ölümsüzlük arayışının başka bir yolu daha var: Ardında bir şey bırakmak. Bir kitap yazarsınız, bir buluş yaparsınız, bir sanat eseri üretirsiniz, bir fikir ortaya koyarsınız, bir öğrenci yetiştirirsiniz. Siz gidersiniz ama yaptığınız şey yaşamaya devam eder.
Mustafa Kemal Atatürk bugün hayatta değil ama fikirleri, eserleri ve kurduğu Cumhuriyet hâlâ hayatımızın içinde. Isaac Newton da hayatta değil. Fakat yerçekimi konusunda hâlâ peşimizi bırakmıyor. Adam yüzlerce yıl önce öldü ama telefonu elinizden düşürürseniz Newton hâlâ devrede. Telefon yere düşüyor ve Newton adeta uzaktan “Ben demiştim.” diyor.
Belki insanın ilk ölümsüzlük teknolojisi bilgisayar değil, hafızadır. İnsan başkalarının zihninde yaşamaya devam etmek ister. Bir kitap, bir şarkı, bir buluş veya bir fikir aslında “Ben buradaydım.” deme biçimidir. Sosyal medya bunun modern versiyonudur. Eskiden insanlar mağara duvarına resim çiziyordu, bugün “Kahvemi içiyorum.” diye Instagram'a koyuyoruz. Teknoloji değişti ama mesaj aynı kaldı: “Bakın, ben buradayım.”
Ernest Becker ve ölüm korkusu
Psikolog Ernest Becker, insanın ölüm farkındalığının davranışlarımız üzerinde güçlü bir etkisi olduğunu savunan önemli isimlerden biridir. Onun düşüncesini basitleştirirsek, insan ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiği için kendisini daha büyük ve kalıcı bir şeyin parçası yapmak ister.
Sanat, bilim, din, kültür, aile ve toplum… Bunların hepsi insanın kendisinden daha uzun yaşayabileceği alanlar olabilir. Bir bilim insanı buluşunun kendisinden sonra da kullanılmasını ister. Bir yazar kitabının kendisinden sonra okunmasını ister. Bir öğretmen yetiştirdiği öğrencinin hayatında iz bırakmak ister. Böylece insan, bedeniyle olmasa bile etkisiyle yaşamaya devam eder.
Belki insanın bütün büyük çabalarının altında biraz şu cümle vardır: “Ben öleceğim ama yaptığım şey benden sonra da yaşasın.”
Bilim devreye girdi: Yaşlanma bir arıza mı?
İnsanlık uzun süre yaşlanmayı kader olarak gördü. Sonra bilim insanları hücreleri incelemeye başladı ve tehlikeli bir soru ortaya çıktı: “Acaba yaşlanma kaçınılmaz bir kader mi, yoksa biyolojik olarak müdahale edilebilir bir süreç mi?”
Modern bilim yaşlanmanın mekanizmalarını anlamaya, hücrelerdeki hasarları incelemeye ve sağlıklı yaşam süresini uzatmanın yollarını araştırıyor. Hücresel yaşlanma, DNA hasarı, kök hücreler ve genetik mekanizmalar bu araştırmaların önemli alanları arasında.
Ancak burada ayağımızı yere basalım. Bilim henüz “Ölümsüzlüğü bulduk, pazartesiden itibaren dağıtıyoruz.” demedi. Şimdilik amaç yaşlanmanın nasıl gerçekleştiğini anlamak ve yaşa bağlı hastalıkları geciktirebilmek. Yani bilim ölümün kapısına gidip “Abi sen biraz bekle.” diyebilecek durumda değil. Ama kapının zilini çalmaya başladı.
Transhümanizm: İnsan bedenine güncelleme geldi
Transhümanizm, teknolojinin insanın fiziksel ve zihinsel kapasitesini geliştirmek için kullanılabileceğini savunan düşüncelerden oluşuyor. Yapay organlar, beyin-bilgisayar bağlantıları, genetik müdahaleler, yapay uzuvlar ve yaşlanmayı yavaşlatma çalışmaları bu düşüncenin ilgi alanına giriyor.
İnsan bedeni gerçekten de biraz güncelleme istiyor. Gözler bozuluyor, dizler bozuluyor, bel ağrıyor, diş ağrıyor, saçlar gidiyor. İnsanlığın bugüne kadar geliştirdiği en ileri çözüm ise çoğu zaman “Ay bugün de belim ağrıyor.”
Transhümanizm ise daha iddialı. Belki gelecekte insan bedeni teknolojiyle değiştirilebilir ve insan biyolojik sınırlarının önemli bölümünü aşabilir. Hatta bir gün “Ben doğal insanım.” demek yerine “Ben 12.4 sürümüyüm.” diyen insanlarla karşılaşabiliriz.
Bilinç bilgisayara yüklenirse ne olacak?
Ölümsüzlük konusundaki en uç fikirlerden biri bilinç yükleme. Yani insan beynindeki anıların, düşüncelerin ve zihinsel özelliklerin bir bilgisayara aktarılması.
Düşünün: İnsan ölüyor ama bilgisayarı açıyorsunuz. Ekrandan bir ses geliyor: “Merhaba evladım.” Torun şaşırıyor: “Dede?” “Evet.” “Sen ölmedin mi?” “Öldüm.” “E o zaman nasıl konuşuyorsun?” “Beni buluta yüklediler.”
Elbette asıl mesele teknolojik değil, felsefi. Bilgisayardaki kişi gerçekten siz misiniz? Yoksa sizin anılarınızı ve kişiliğinizi taşıyan son derece gelişmiş bir kopya mı? Eğer beyninizin kusursuz bir kopyası oluşturulursa ve o kopya “Ben Bülent'im.” derse gerçek Bülent hangisi olacaktır?
İşte felsefenin bilgisayar mühendisliğinin yakasına yapıştığı yer burasıdır: “Bir dakika kardeşim, önce kim olduğunu açıklığa kavuşturalım.”
Ray Kurzweil ve 2045
Ünlü fütürist Ray Kurzweil, teknolojinin gelişim hızına bakarak gelecekte insan ömrünün olağanüstü biçimde uzayabileceğini savunan isimlerden biri. Kurzweil'in öngörülerinde 2045 yılı civarında teknolojik tekillik önemli bir yer tutuyor.
Tekillik, yapay zekâ ve diğer teknolojilerin gelişiminin öyle hızlanacağı bir dönemi ifade ediyor ki teknolojik değişimin nereye gideceğini öngörmek son derece zorlaşacak.
Fakat 2045 henüz gelmedi. Dolayısıyla takvime bakıp “Arkadaşlar, ölümsüzlük kesin geliyor.” diyemiyoruz. Belki gelecek, belki gecikecek, belki de bambaşka bir teknoloji ortaya çıkacak. Hatta 2045'te hâlâ bilgisayarımıza “Şifremi unuttum.” diyor olabiliriz. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insan faktörü her zaman sürpriz yapıyor.
Ölümsüzlük bulunursa ilk soru: Kaç para?
Diyelim ki yarın bilim insanları açıklama yaptı: “Ölümsüzlüğü bulduk!”
İnsanlık önce sevinecek. Sonra ikinci soru gelecek:
“Kaç para?”
Çünkü teknoloji eşit dağıtılmazsa ölümsüzlük dünyanın en büyük ekonomik sınıf ayrımına dönüşebilir. Zenginler 200 yaşına kadar yaşarken diğerleri teknolojinin fiyatına bakıp “Bunun taksiti var mı?” diye sorabilir.
Bir de emeklilik sistemi var. Bugün insanlar 60-70 yaşında emekliliği konuşuyor. Ölümsüzlük gelirse devlet şöyle bir açıklama yapabilir: “Emeklilik yaşı 127 olarak güncellenmiştir.”
Vatandaş: “Ne?”
Devlet: “İsterseniz 180'e kadar çalışabilirsiniz.”
Vatandaş: “Ben ölümsüzlük istememiştim, emeklilik istiyordum!”
Üstelik herkes ölümsüz olursa dünya nüfusu ne olacak? Ev bulmak zaten zor. Bir de 180 yaşındaki ev sahibi “Ben bu evde 142 yıldır oturuyorum.” derse gençlerin Mars'a taşınmaktan başka çaresi kalmayabilir.
Peki ya zaten bir simülasyondaysak?
Şimdi gelelim işin en eğlenceli tarafına. Belki de bütün bunlara boşuna kafa yoruyoruz. Belki zaten bir bilgisayar simülasyonunun içindeyiz.
Oxford Üniversitesi'nden filozof Nick Bostrom, 2003 yılında ortaya koyduğu simülasyon argümanında, gelişmiş uygarlıkların çok güçlü bilgisayarlarla gerçekçi bilinç simülasyonları oluşturabileceği ihtimalini tartıştı. Bu, “Kesinlikle simülasyondayız.” demek değildir. Ancak üzerinde düşünmesi oldukça ilginç bir fikir.
Eğer gerçekten simülasyondaysak ölüm belki de ölüm değildir. Belki sadece oturum kapanıyordur. Belki ruh dijital veridir. Belki cennet başka bir sunucudur. Belki cehennem ise Windows'un güncelleme ekranıdır.
Henüz kimse evrenin kaynak kodunu bulmuş değil. Bir bilgisayarın içinde “Dünya_v8_FINAL_gerçekten_final_son2” isimli dosya da bulunamadı.
Evren gerçekten ince ayarlı mı?
Evrenin temel fiziksel sabitlerinin ve yasalarının yaşamın ortaya çıkmasına izin veren hassas koşullarla ilişkisi, bilim ve felsefede uzun süredir tartışılan bir konu. Buna genellikle “ince ayar” tartışması deniyor.
Bazı düşünürler bunun özel bir açıklama gerektirdiğini savunuyor. Bazıları antropik ilkeye, bazıları çoklu evren modellerine dikkat çekiyor. Simülasyon meraklıları ise hemen atlıyor: “Kod böyle yazılmış kardeşim!”
Ama evrenin karmaşık olması otomatik olarak bilgisayar programı olduğunu kanıtlamaz. Bu nedenle simülasyon fikrini bilimsel gerçek gibi değil, felsefi bir ihtimal olarak değerlendirmek gerekiyor.
Yine de evrenin programlandığını varsayarsak programcıya bazı sorularımız olabilir. Galaksileri, kara delikleri, kuantum fiziğini anladık. Ama “Sivrisineği neden ekledin?” sorusunun cevabını gerçekten merak ediyorum.
Asıl mesele ölümsüzlük mü, anlamlı yaşamak mı?
Bütün bu tartışmaların sonunda belki de en önemli soru şudur: İnsan gerçekten sonsuza kadar yaşamak mı istiyor, yoksa anlamlı bir hayat yaşamak mı istiyor?
Çünkü sonsuza kadar yaşamak ile iyi yaşamak aynı şey değildir. Bir insan 300 yıl yaşayabilir ama hayatında hiçbir anlam bulamayabilir. Başka biri 70 yıl yaşar ve arkasında binlerce insanın hayatını etkileyen bir miras bırakabilir.
Belki ölümsüzlük yalnızca bedenin sonsuza kadar çalışması değildir. Bir çocuğun hayatında bıraktığınız etkidir. Bir öğrencinin yıllar sonra “Bunu bana öğretmenim öğretmişti.” demesidir. Bir kitabın siz öldükten sonra okunması, bir şarkının siz gittikten sonra söylenmesi, bir fikrin başka insanların hayatını değiştirmesidir.
İnsanlık ölümsüzlük peşinde koşmaya devam edecek. Dinler ölümden sonraki hayatı anlatacak, bilim yaşlanmanın sırlarını çözmeye çalışacak, teknoloji insan bedenini geliştirecek, fütüristler geleceği tahmin edecek, filozoflar da simülasyonun içinde olup olmadığımızı tartışacak.
Belki bir gün gerçekten yüzlerce yıl yaşayacağız. Belki organlarımızı değiştireceğiz. Belki bilincimizi bilgisayara aktaracağız. Belki de ölümün kapısına gidip “Ben randevuyu iptal ettim.” diyeceğiz.
Ama o güne kadar elimizde olan tek hayat bu.
Belki de yapılabilecek en akıllıca şey, sonsuz yaşamın peşinde koşarken bugünkü hayatı kaçırmamaktır.
Simülasyonda mıyız, gerçek dünyada mıyız, Tanrı'nın yarattığı bir evrende miyiz, bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var:
Şu anda buradayız.
Ve belki de şimdilik en önemli mesele bu.
Gerisini…
Öbür sunucuda konuşuruz.