Merhaba Dostlar,
Biz bu ülkede doğduğumuz andan itibaren doğum belgesinin yanında gayriresmi olarak bir de mahallenin onay formu olan meşhur "El alem ne der?" belgesini kollarımızın altında taşırız. Bebek daha yeni doğmuş, beşikte masum masum ağlıyor; anne hemen panikle "Ağlama oğlum, el alem duyar" diye azarlamaya başlıyor. Yahu bebek daha sütle besleniyor, mide fesatından mı ağlıyor yoksa altı mı ıslak henüz haberi yok; ama el alem denen o gizemli RTÜK üyeleri sanki apartman boşluğunda kulak kesilmiş, her an rapor tutmaya hazırdır. Bizim toplumda el alem dediğimiz bu görünmez ama her yerde olan varlık, hayatımızın tam ortasında sallanan bir sallantılı taht gibidir. "Aman oğlum apartmanda sesli konuşma, el alem duyar" ikazlarıyla büyür, iç sesimizden önce mahallenin sesini dinlemeyi öğreniriz.
İşte bu yüzden bizim ülkede özgüven tohumları daha yeşermeden kurumaya mahkumdur, çünkü insanın kendi iç sesinden önce mahalle bakkalı, teyzeler ve amcalar konuşur. Hayatınızla ilgili en minik bir karar almaya kalkışın, hemen köşeden biri fırlar: "Aman yapma, el alem ne der?" Ya bir susun, bir nefes alın, bırakın da elalem bir gün de bir şey desin! Bu milletin dedikoducuları her konuda fikir beyan etmekten bıkmadı mı, ellerine madalya mı takıyorlar anlamak mümkün değil. Kız saçını şöyle modern bir renge, pembeye boyatır boyatmaz cam fırlayan teyze hemen yapıştırır: "Bu ne hal kızım, elalem konuşur ha!" Teyze zaten elalem dediğin kudret müessesesi her gün her dakika her şeyi konuşuyor; elin ağzı torba değil ki büzüp bağlayasın! Bu ülkedeki insanların ruh sağlığını kemiren en büyük korku tablosu maalesef "El alem ne der?" endişesidir.
Aynı baskı erkek çocuklarına da aynen uygulanır: "Oğlum sakın saçını uzatma, millet ne der sonra?" Ya ne desin millet? Saçı biraz uzadı diye ülkeyi tek celsede dış güçlere satıp batırdı mı diyecekler? Bizde saç kesmek veya uzatmak bile olağanüstü hal ilan edilecek toplumsal bir olaydır sanki. Artık bu noktada sesli bir şekilde haykırmak lazımdır ki, elalemin ne dediğini tamamen boş verin, çünkü elalem denen o kitle zaten kendi hayatını ve bütçesini yönetmekten aciz bir güruhtur. Peki kimdir bu elalem biliyor musunuz? Ay sonu taksitini ödeyemediği için bakkala veresiye defteri yazdıran ama sizin maaşınızı, terfirinizi en ince detayına kadar masaya yatırıp yorumlayan kişidir. Kendi evliliğini iki ayda bir çıkmaza sokup yüzük atan ama sizin nişan yüzüğünüzün karatını, düğününün organizasyonunu eleştiren kişidir. Yani özetle; kendine zerre hayrı olmayan ama her konuda profesör kesilip yorum patlatan, dedikodunun ve kahve muhabbetinin Pulitzer ödüllü kitabını yazmış bir kesimdir.
Bu hastalıklı ruh hali sadece aile ilişkilerinde değil, ne yazık ki siyasette de en tepeden en alta kadar karşımıza çıkar. Büyük bir karar alınacak olur, hemen birileri ellerini ovuşturarak ortaya atılır: "Aman dikkat edin, millet ne der?" E millet zaten yıllardır söylüyor, siz bugüne kadar milletin o dedikodu çarkındaki sesine kulak vererek mi bir yere vardınız? Tarihteki tüm büyük kırılmalar, ezber bozan liderler bu "El alem ne der?" korkusuna kulak tıkayanlar arasından çıkmıştır. Mesela Mustafa Kemal Atatürk... O eğer her adımında "Acaba el alem ne der?" diye kara kara düşünen biri olsaydı, biz bugün hâlâ birilerinin fermanını bekliyor, sarayın kapısında kul köle oluyorduk. Adam çıkıp "Ben Samsun'a gidiyorum, bu ülkeyi kurtaracağız" dediğinde koskoca imparatorluk şaşkınlık içinde arkasından bakakalmış, "Paşam gitme, el alem ne der, hıyanet derler!" diye çırpınmıştır. O ise muhtemelen içinden demiştir ki: "Derlerse desinler, ben vatanı kurtarıyorum, sizin dedikodunuzla uğraşacak vaktim yok!" İşte o yüzden büyük bir lider olmuştur, çünkü o "ne derler" diye değil, "ne yapmalıyız" diye sormuştur.
Biz ise hala evde tek başımıza oturmuş kahve içerken bile "Acaba bu garip kupayla kahve içsem el alem ayıp bulur mu?" diye kırk takla atıyoruz. Şunu gayet net ve kafanıza kazınarak söylüyorum ki; bizim gerçek özgürlüğümüz, elalemin ne dediğini zerre kafaya takmadığımız, arkalarından kahkahayı bastığımız o şanlı gün başlayacaktır. Bir gün aynanın karşısına geçip "El alem kusura bakmasın, ben kendi alemimdeyim; başkasının beğendiğine değil, kendi canımın çektiğine bakıyorum" diyebildiğiniz an, işte asıl o gün ruhsal olarak özgürsünüz demektir. Tabii ki bu kalın zincirleri kırmak hiç kolay değildir, çünkü bu yol bazen tek başına, kalabalıklara karşı yürümek demek gelse de göze alınmalıdır. Unutmayın ki büyük şair Tevfik Fikret ne demiş: "Doğru bildiğin yolda yalnız yürüyeceksin." Yalnız yürümek meşakkatlidir ama toplu halde yanlış yolda, kalabalıklar halinde yürümekten katbekat iyidir. Sonuçta yanlış yolda yüzlerce insan kalabalık yürüyünce ortada bir yere varılmıyor, sadece ruhsal bir trafik ve patinaj oluşuyor. O yüzden sevgili dostlar; bırakın elalem ne derse desin, elalem kendi boşboğazlığıyla konuşacak, siz de gülüp geçeceksiniz!