Merhaba Dostlar,
Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, insan beyni sabah uyanır uyanmaz bir felaket simülasyonunun ortasına bırakılıyor. Eskiden insan kendi doğal akışında, mahalle kahvesinde, eş dost sohbetinde ya da toprağın kokusunu içine çeke çeke evrilirdi. Şimdi ise zihnimiz gigabaytlarca korku ve panik sosuyla marine ediliyor. Vicdan, doğruluk, güzellik gibi insani erdemler artık arama motorlarında kaybolan hazineler gibi; onlara ulaşabilmenin tek yolu, ellerimizi havaya kaldırıp medyayla tüm bağları koparmak, yani dijital birer modern derviş olmak.
Genel medyaya şöyle bir göz atalım; ekranı açtığınızda karşınıza çıkan tablo adeta bir cehennem fragmanı. Savaşlar, ekonomik krizler, üçüncü sayfa cinayetleri, depremler, seller ve daha neler neler... İnsanlık tarihi boyunca sürekli korku ve felaket pompalanması için mi evrimleşti zannediyorsunuz? Tabii ki hayır. Eğer atalarımız sadece felakete odaklansaydı, mağaradan çıkıp tarım toplumuna geçemez, sanayi devrimini patlatamaz ve hayatımızı kolaylaştıran hiçbir buluşa imza atamazdı. İlk insan da muhtemelen gök gürültüsünden korkuyordu ama dönüp gökyüzünün ardındaki maviliği ya da yıldızların büyüsünü de fark ediyordu. Peki, bugün ne oldu da bu denli büyük bir akıl tutulması yaşıyoruz?
Korku Tüccarlarının Altın Çağı
Sosyal medyanın algoritmaları ve ana akım medyanın patronları çok iyi biliyor ki, mutluluk para kazandırmaz ama korku ve öfke ekran başına çiviler. Ana haber bültenlerinin ilk sırasında dürüst bir vatandaşın çantada bulduğu 1 milyon doları sahibine teslim etmesi gibi iç ısıtan bir haberi asla göremezsiniz. Bir adamın çıkıp böbreğini tanımadığı bir hastaya bağışlayarak hayat kurtarması, ratingsel olarak bir cinayetin ya da magazin skandalının yanına yaklaşamaz. Hatta hayır kurumları, kanser hastalarına yardım dernekleri bile bağış toplarken iyilikten ziyade korkutma ve acı üzerinden PR yapmayı seçiyor. Çünkü canavarlaşmış bir piyasa, ancak korkuyla beslenen bireylerden oluşan bir kitleye mal satabilir.
Bu durumun adını koymak lazım; yaşananlar saf bir tesadüf değil, son derece profesyonelce yürütülen bir toplum mühendisliği projesidir. İnsanlar zihinsel olarak sürekli tehdit altında hissedince, iktidarların, küresel sopaların ve egemen güçlerin sömürüsüne karşı refleks gösteremez hale gelirler. Korkan insansın, düşünen insan değil. Beyin, hayatta kalma moduna geçtiğinde yüksek felsefe yapmaz, sadece "acaba başıma ne gelecek?" diye titrer. İşte tam da bu yüzden kötülük bu çağın en karlı sektörü haline gelmiştir. Televizyon kanalları adeta birer seri katil sempatizanlığı ve felaket portresi çizerek ruhumuzu lime lime ediyor.
Algoritma Despotizmi ve Ruhsal İflas
Dijitalleşme adı altında elimize verilen akıllı telefonlar, aslında ruhumuzun prangaları haline geldi. Sabodan sabaha gözümüzü açar açmaz maruz kaldığımız troller, kin kusan yorumlar ve trajik olaylar silsilesi, insan psikolojisinin kaldırabileceği yükün çok ötesindedir. Eskiden köyün birinde bir felaket olur, kasaba bundan üç günde haberdar olurdu; şimdi ise dünyanın öbür ucundaki bir facia anında beynimize çiviler gibi çakılıyor. Sanki evrenin bütün dertlerini sırtımızda taşımak zorundaymışız gibi bir kabusun içine hapsettiler bizi.
Bu kısır döngüden çıkmak için bireysel bir isyan bayrağı açmak şarttır. Küresel çetelerin ve reyting bağımlısı medya patronlarının zihinsel kolonizatörlüğüne boyun eğmek zorunda değiliz. Haber bültenlerini kapatıp kuş seslerine kulak vermek, sosyal medyadaki nefret denizinde boğulmaktansa gerçek bir dostun gözünün içine bakarak çay içmek bu düzeni bozacak en büyük devrimdir. Unutmayın ki, mutlu ve huzurlu bir insan sistemin en büyük korkusudur çünkü o insanı manipüle edemezler, sömüremezler, korkuyla yönetemezler.
Medya Detoksu ve Özgürleşme Çağrısı
Gelin masaya vicdanı ve akıl selimi yatıralım. Bu manipülasyon çarkının dişlileri arasında ezilmemek için yapılacak tek şey, zihnimizin kapılarını bu zehirli akıntıya kapatmaktır. Televizyon kumandasını elinizden bırakın, sosyal medyadaki felaket tellallarını sessize alın ve biraz olsun kendi öz doğanıza dönün. Unutmayın ki güzellikleri görebildiğimiz, umut edebildiğimiz ve komşumuzun gözündeki ışığı fark edebildiğimiz sürece insanız. Aksi takdirde, ekranlardaki ölü sayılarından ibaret istatistiklere dönüşmemiz an meselesidir. Akıl tutulmasından çıkışın tek yolu, kendi neşemizi ve vicdanımızı yeniden kuşanmaktır.