BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
İletişim sorunlarını çözmeden doyumlu bir hayat sürmek neredeyse mümkün değildir. İnsan konuşur, dinler, anlaşır, anlaşamaz, kızar, barışır; kısacası hayatın tamamı bir çeşit iletişim trafiğidir. Fakat bu trafikte herkes aynı anda korna çalar, kimse yol vermek istemez ve sonunda ortalık birbirine girerse, ortaya medeni bir toplumdan çok İstanbul trafiğinin sözlü versiyonu çıkar. İletişimin ne kadar önemli olduğunu anlatan güzel bir hikâye vardır. Psikolog ve bilim insanı Üstün Dökmen, hocası Doğan Cüceloğlu'na bir şiir verir. Cüceloğlu önce şiiri cebine koyar ve daha sonra okumaya karar verir. Bir süre sonra da kendi kendine düşünür: “Bu çocuk neden sevgilisine, arkadaşına şiir yazmıyor da bana yazıyor?” Sonra şiiri okuyunca meselenin başka olduğunu anlar. Dökmen, hocasının iletişim psikolojisi derslerinde anlattığı bilgileri şiire dönüştürmüştür. Şiirin özü son derece güzeldir: İnsan gördüğü her şeye selam vermeli ve sonunda aynayı kendisine çevirip kendisine de selam vermelidir. Çünkü bu dünyada başkaları kadar biz de varız. Aslında iletişimin temelinde de bu vardır: Karşımızdakinin de bir insan olduğunu kabul etmek.
İletişim sadece konuşmak değildir
İletişim deyince çoğumuzun aklına konuşmak geliyor. Oysa iletişim yalnızca ağzımızdan çıkan kelimelerden ibaret değildir. Dinlemek de iletişimdir. Susmak da iletişimdir. Beden dili de iletişimdir. Hatta bazen bir insanın suratına bakıp hiçbir şey söylememesi, söylediği on cümleden daha açıklayıcı olabilir. Bir de şu meşhur durum vardır: “Ben ona söyledim.” “Peki o ne anladı?” “Bilmem, söyledim işte!” İşte burada iletişim bitmiştir. Çünkü iletişim, söylemek değil, karşı tarafa ulaşmaktır. Bir insan konuşabilir ama karşısındakini hiç dinlemeyebilir. Diğeri dinliyor gibi görünüp aslında cevap vereceği cümleyi kafasında hazırlıyor olabilir. Böyle bir ortamda iki insan konuşuyor gibi görünür ama aslında iki ayrı radyo istasyonu yayın yapıyordur. Biri 101.5 frekansında konuşuyor, diğeri 92.3'te dinliyor. Sonra da “Beni hiç anlamıyorsun!” diye kavga çıkıyor.
İletişim bozulunca aile karışır
Demokrasiyi yalnızca sandıkta oy kullanmak zannedenlerimiz var. Oysa demokrasi biraz da günlük hayatın içinde öğrenilen bir davranış biçimidir. Örneğin aileyi düşünelim. Ergenlik çağında bir kızınız var ve bir erkek arkadaşı olduğunu söylüyor. Demokrasiyi ve iletişimi içselleştirmiş bir baba şöyle davranabilir: “Tamam kızım, konuşalım. Kim bu çocuk? Nerede görüşeceksiniz? Eve kaçta geleceksin? Birbirinize nasıl davranmanız gerekiyor? Güvenlik konusunda nelere dikkat edeceğiz?” Burada baba otoritesini tamamen bırakmıyor. Fakat otoriteyi iletişimle birlikte kullanıyor. Şimdi başka bir baba düşünelim. Kız: “Baba, benim bir erkek arkadaşım var.” Baba: “Olmaz!” Kız: “Ama baba…” Baba: “Konu kapanmıştır!” Kız: “Niye?” Baba: “Çünkü ben babayım!” İşte burada gerekçe yerine makam konuşmaya başlamıştır. Babanın elinde müthiş bir argüman vardır: “Ben babayım.” Bu argümanın bilimsel dayanağı da genellikle yoktur ama aile hukukunda yıllardır uygulanmaktadır. Sorun şu: Yasak koymak iletişimin yerini tutmaz. Çocuğunuz sizinle konuşamıyorsa, konuşabileceği başka birini bulur. Siz sorularını cevaplamıyorsanız, cevabı internetten, arkadaşından veya bazen hiç tanımadığınız birinden alır. Sonra baba: “Ben sana güveniyordum.” der. Çocuk da içinden: “Ben de sana güveniyordum ama sen benimle konuşmadın.” diye düşünür. İşte iletişim kopunca aile içinde küçük bir siyasi kriz meydana gelir.
Güçlü olan neden daha az dinliyor?
İletişimin en zor olduğu yerlerden biri de güç ilişkilerinin bulunduğu ortamlardır. İki insan birbirine denkse konuşmak nispeten kolaydır. Fakat biri diğerinden çok daha güçlü olduğunda iletişim bozulmaya başlar. Patron çalışanıyla konuşurken yalnızca patron olarak davranırsa, çalışan bir süre sonra düşüncelerini söylemekten vazgeçebilir. Baba çocuğuyla yalnızca emir vererek konuşursa, çocuk zamanla susmayı öğrenebilir. Devlet vatandaşı yalnızca emir alan biri olarak görürse vatandaşın sesi duyulmaz. Siyasi iktidar muhalefeti yalnızca düşman olarak görürse meclis bir tartışma ve çözüm alanı olmaktan çıkar, birbirine laf yetiştirme stüdyosuna dönüşür. Oysa demokrasinin en önemli özelliklerinden biri, gücün karşısındakini de dinlemek zorunda olmasıdır. Çünkü bugün güçlü olanın yarın aynı yerde kalacağının garantisi yoktur. Siyasette sandalye dediğimiz şeyin enteresan bir özelliği vardır: İktidar koltuğu döner koltuktur. Bugün siz oturursunuz, yarın başkası oturur. Dolayısıyla bugün muhalefete söylediğiniz sözleri yarın muhalefet iktidara geldiğinde size söyleyebilir. Bu yüzden demokratik kültürün özü biraz da şudur: “Bugün sana yaptığım şeyi yarın bana yapabileceğini unutmayayım.”
İletişim yalnızca aile meselesi değildir
İletişimsizlik yalnızca aile içinde kavga çıkarmıyor. Devletler arasında da çok daha ağır sonuçlara yol açabiliyor. Tarih bunun örnekleriyle dolu. Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya'ya uygulanan ağır ekonomik ve siyasi şartların yarattığı toplumsal sonuçlar, sonraki yıllardaki büyük siyasi kırılmalardan bağımsız düşünülemez. Almanya'daki ekonomik ve toplumsal huzursuzluk, Hitler ve Nazi hareketinin yükselişine giden yolu kolaylaştıran faktörlerden biri oldu. Sonuçta dünya, İkinci Dünya Savaşı gibi korkunç bir felaket yaşadı. Burada elbette bütün tarihi yalnızca “iletişim kurulamadı” diye açıklayamayız. Tarih, bundan çok daha karmaşıktır. Ancak düşmanı yalnızca cezalandırılacak biri olarak görmek ile gelecekte birlikte yaşamak zorunda olduğunuz bir toplum olarak görmek arasında büyük fark vardır. Aynı durum Soğuk Savaş'ta da görüldü. ABD ile Sovyetler Birliği birbirine güvenmiyordu. İki taraf da diğerinin saldırabileceğinden korkuyordu. Dünyanın elinde nükleer silahlar vardı. Düşünün: İki kişi kavga ediyor. İkisinin de elinde tabanca olsa ciddi bir problem. Ama ikisinin elinde nükleer füze varsa artık mesele: “Sen bana niye ters baktın?” seviyesinden çıkıp insanlığın geleceği seviyesine geliyor. İletişim kanallarının açık tutulması bu nedenle hayati önem taşıyordu.
Devlet halkını dinlemezse ne olur?
Bir devletin vatandaşlarıyla iletişim kuramaması çok daha büyük sorunlara yol açabilir. Çünkü yönetim yalnızca emir vermek değildir. Yönetmek aynı zamanda dinlemektir. Toplumda ekonomik sıkıntı varsa bunu görmek gerekir. İnsanlar kendilerini dışlanmış hissediyorsa bunu anlamak gerekir. Bir bölgede huzursuzluk varsa nedenini araştırmak gerekir. Eleştiri varsa her eleştiriyi düşmanlık olarak görmek yerine içinden doğru olanı ayıklamak gerekir. Saddam Hüseyin dönemindeki Irak ve Beşar Esad dönemindeki Suriye, otoriter yönetimlerin toplumla sağlıklı iletişim kuramadığında ne kadar ağır sonuçlarla karşılaşabileceğine dair önemli örneklerdir. Elbette bu ülkelerde yaşanan savaşları ve yıkımları tek bir nedene, yani “iletişimsizliğe” indirgemek doğru olmaz. Fakat toplumun taleplerini bastırmak, muhalefeti yok saymak ve sorunları konuşmak yerine güç kullanmak, krizlerin büyümesinde ciddi rol oynayabilir. Suriye örneğinde bunun bedeli son derece ağır oldu. Yıllarca süren savaş milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve ülkenin büyük bölümünün yıkılmasına yol açtı. Beşar Esad yönetimi de Aralık 2024'te sona erdi. Bütün bunlar bize çok basit bir gerçeği hatırlatıyor: Sorun konuşulmadığında ortadan kalkmaz. Sadece büyür. Tıpkı evdeki su sızıntısı gibi. Önce tavanda küçük bir leke görürsünüz. “Sonra bakarız.” Bir hafta sonra biraz büyür. “Sonra bakarız.” Bir ay sonra tavandan su akmaya başlar. “Eyvah!” İletişim sorunları da böyledir. Küçükken konuşulursa mesele olur, büyüyünce krize dönüşür.
Demokrasinin gerçek sınavı: Karşındakini dinlemek
Demokrasi yalnızca seçim günü sandığa gidip oy kullanmak değildir. Demokrasi aynı zamanda kaybetmeyi kabul edebilme kültürüdür. Bugün kazandığınız seçimi yarın kaybedebilirsiniz. Bugün iktidarsınız, yarın muhalefette olabilirsiniz. Bugün belediye başkanısınız, yarın vatandaş olarak belediyenin kapısında sıra bekleyebilirsiniz. Dolayısıyla demokratik toplumlarda insanların birbirine şu güveni verebilmesi gerekir: “Sen benim rakibimsin ama düşmanım değilsin.” İşte iletişim burada başlıyor. Rakibinizi düşman ilan ettiğiniz anda artık onu anlamaya çalışmazsınız. Söylediği her şeyi kötü niyetli görürsünüz. Yaptığı her şeyi yanlış kabul edersiniz. O da size aynı şekilde davranır. Sonunda iki taraf da kendi odasında oturup birbirine bağırır. Üstelik kapılar kapalı olduğu için kimse diğerinin ne söylediğini de duymaz.
Asıl iletişim aynada başlıyor
Üstün Dökmen'in şiirindeki en güzel bölüm belki de insanın sonunda aynayı kendisine çevirmesidir. Çünkü başkalarıyla iletişim kurmadan önce insanın kendisiyle iletişim kurabilmesi gerekir. Kendi hatasını kabul edemeyen insan başkasının hatasını kabul etmez. Kendi fikrini dünyanın tek gerçeği sanan insan karşısındakini dinlemez. Sürekli haklı olduğunu düşünen insanın karşısında dünyanın en iyi iletişim uzmanı bile çaresiz kalabilir. Çünkü bazı insanlar konuşmak için değil, haklı çıkmak için konuşur. Bunların tartışma yöntemi de son derece basittir: Siz bir şey söylersiniz. O cevap verir. Siz açıklarsınız. O sesini yükseltir. Siz örnek verirsiniz. O konuyu değiştirir. Siz sonunda: “Peki ne diyorsun?” dersiniz. O da: “Ben zaten onu diyorum.” der. İşte bu noktada iletişim bilimi bavulunu toplar ve sessizce ortamı terk eder.
İletişim varsa çözüm vardır
İletişim bütün sorunları çözmez. Ancak iletişim yoksa sorunların çözülme ihtimali ciddi biçimde azalır. İyi bir aile, birbirini dinleyebilen ailedir. İyi bir iş yeri, çalışanının fikrini duyabilen iş yeridir. İyi bir toplum, farklı düşüncelerin konuşulabildiği toplumdur. İyi bir devlet, vatandaşının yalnızca oyunu değil, sesini de önemseyen devlettir. İyi bir uluslararası sistem ise ülkelerin savaşmadan önce konuşmayı, birbirlerini anlamayı ve ortak çözüm aramayı başarabildiği sistemdir. Bütün bunların temelinde ise çok basit bir davranış var: Dinlemek. Belki de iletişim konusunda yapmamız gereken en büyük devrim budur. Birbirimize cevap vermeden önce biraz dinlemek. Karşımızdakini susturmaya çalışmadan önce ne söylediğini anlamaya çalışmak. Haklı çıkmaya çalışmadan önce gerçekten haklı olup olmadığımızı düşünmek. Ve zaman zaman aynaya bakıp kendimize de şu soruyu sormak: “Acaba problem biraz da bende olabilir mi?”
İşte o soruyu sorabildiğimiz gün iletişim başlamış demektir. Çünkü insanlara, taşlara, kuşlara, otlara selam vermek güzel. Ama asıl mesele, karşımızdaki insana gerçekten insan olduğunu hissettirebilmek. Ailede bunu yaparsak huzur artar. Toplumda yaparsak gerilim azalır. Siyasette yaparsak demokrasi güçlenir. Devletler arasında yaparsak savaş ihtimali azalır. Ve belki de en önemlisi, hayatımız boyunca sürekli konuşup durduğumuz halde bir türlü anlaşamadığımız şu dünyada, nihayet birbirimizi biraz daha iyi anlamaya başlarız. Çünkü bazen dünyayı değiştirmek için büyük nutuklara gerek yoktur. Önce karşımızdakini dinlemek yeterlidir.