Merhaba Dostlar,
Modern çağın kantarında başarı dediğimiz zıkkım, maalesef cüzdanın kalınlığıyla tartılıyor. Daha büyük villalar, altına çekilen Alman tankı otomobiller, han hamam sahibi kazançlar ve banka hesaplarında kabaran sıfırlar, insan ömrünün sanki doğal vitrini kabul ediliyor. Fakat aradan sıyrılan kimi garip tipler bu rat race denilen fare yarışına yüz çeviriyor. Kimi atadan babadan kalan milyonluk mirası elinin tersiyle itiyor, kimi yüksek maaşlı plazalardan kaçıp insanlığın yarasına merhem olmaya koşuyor, kimi de ömrünü para istiflemek yerine başkalarının hayatını kurtarmaya adıyor. Şimdi sormak lazım: Bu adamların tercihi düpedüz bir enayi kaybı mı, yoksa zenginlik denen o putun tahtına sıkılan kallavi bir kurşun mu?
Paranın satın alamayacağı o ucuz olmayan şeyler
Paranın bakkalda bile satın alamayacağı şeylerin çetelesini tutmaya kalktığımızda, aslında insan denilen mahlukun en hassas damarına basmış oluruz. Para konut çeker, diploma satın alır, özel hastanelerde kırmızı halıyla karşılanmanı sağlar, konforun kralını getirir ve önüne çıkan tonla maddi çakıl taşını temizler. Lakin paranın asla ve kata satın alamayacağı –ya da satın almaya kalkanın elinde patlayan– bazı ağır abiler vardır: vicdan, ahlaki sorumluluk, insan onuru, otantik dostluk, güven ve anlam duygusu.
Kapitalist piyasa düzeninin kafamıza çekiçle vurduğu mesaj ise bellidir: Başarı, ne kadar istiflediğindir. Daha kallavi araba, daha geniş m² ev, daha fiyaklı maaş bordrosu, daha güçlü borsa portföyü ve limitsiz tüketim çılgınlığı, hayatın tek ibaresi haline gelir. Adam yalnızca evini geçindirmek için değil, komşunun kuyu kazmasını engellemek için sabahın köründe işe koşturur.
Herkes bu kısırdöngünün hampası olmak zorunda mı?
Böylece ömür, farkına bile varılmadan azılı bir koşturmacaya evrilir. Fakat her yarışın sonunda olduğu gibi burada da zurnanın zırt dediği yer karşımıza dikilir: Herkes bu piyango biletini çekmek zorunda mıdır?
Kimi uyanıklar bu soruya “hadi ordan” diyerek yapıştırır cevabı. Üstelik bunu sadece kahve köşelerinde iddia etmekle kalmaz, hayatlarının direksiyonunu bambaşka bir yöne kırarak ispatlarlar. Önlerinde koca koca servet dağları, dolgun maaş teklifleri veya konforlu minderler dururken, elinin arkasıyla itip başka bir idealin peşine takılırlar. Onların nazarında ömrün kıymeti, bankadaki paranın boyuyla değil, o hayatın garibanın yüzünü ne kadar güldürdüğüyle ölçülür.
Dışarıdan bakan akıllı geçinenler ise bu adamlara bakıp kaş göz işareti yapar: Kimisi “maceracı” der geçer, kimisi “aklı evvel kafayı sıyırmış” diye fısıldar, kimisi de sıcağı sıcağına “lan bu adam niye bu rahatlığı teper?” diye işin içinden çıkamaz. Çünkü modern kafanın algoritması basittir: Daha çok yeşil kağıt = daha çok imkân; daha çok imkân = daha lokum gibi bir hayat.
Oysa bu basit denklemin ömrü vefası hayatın tamamını kucaklamaya yetmez.
Servet ile zenginlik arasındaki o kalın çizgi
Çünkü insan sadece mide dolduran ve konfor arayan bir et yığını değildir. İnsan aynı zamanda anlam peşinde koşan kafası karışık bir varlıktır. Bir adamın aylık geliri tavan yapmış olabilir; fakat akşam yastığa başını koyduğunda “ben bu hayatta ne zift yiyorum” diyorsa, o kasa dolusu para onu mutluluktan havalara uçurmaz. Buna mukabil, maddi olarak üç kuruşa bakan ama yaptığı işin sokaktaki adamın derdine derman olduğunu bilen biri, kendisini krallardan daha zengin hisseder.
İşte tam bu noktada servet ile zenginlik kelimelerinin yolları kesin olarak ayrılır.
Servet, cebinde ve tapuda ne kadar çöpün olduğunun toplamıdır; zenginlik ise ömrüne iliştirdiğin anlamın kalitesidir.
Bu farkı en net görebileceğimiz yer gönüllülük cephesidir. Dünyanın dörtten bir bucağında kimi adamlar yüksek maaşlı plazalarda tütsü koklatmak yerine; savaşın, salgının, depremin ve açlığın kök söktürdüğü coğrafyalarda amelelik yapmayı seçer. Sözgelimi Sınır Tanımayan Doktorlar gibi ocaklarda koşturan sağlıkçılar, mesleği sadece köşeyi dönme aracı olarak görmez; tıbbi yardımın kul hakkı olduğu şuuruyla cephede savaşır.
Elbette o adamların da emeğinin karşılığı paradır ama yaptıkları işin ağırlığı üç beş kuruşluk maaşla ölçülemez. Enkaz altından çekip çıkarılan bir çocuğun nefesi, hastanede dirilen bir garip, bütçe hesaplarının fersah fersah ötesinde bir kıymettir.
Aynı terane çevre delileri için de geçerlidir. Kimi adamlar bütün mesailerini daha fazla köşe dönmek için harcamak yerine, doğayı kollamaya, ormanların, denizlerin, nehirlerin can damarlarını tutmaya adar. Onların yaptığı yatırım bankaya değil, geleceğe atılmış kazıktır.
Sermayeye çekilen quiet quit (sessiz isyan)
Bu zaviyeden bakıldığında gönüllülük, kapitalist sistemin o gotik değerlerine karşı yapılmış sessiz ama yıkıcı bir isyandır.
Çünkü gönüllü adam bize şunu hatırlatır: Her şeyin bir fiyatı vardır ama her şeyin bir değeri yoktur.
İşin daha da şoke edici tarafı, aileden kalan külliyetli servetleri veya kucağa konan ayrıcalıklı hayatları bizzat elleriyle tepen adamlardır. Böyle bir tavır sadece ekonomik bir hesap hatası değildir; adamın aynaya bakıp kendine çektiği ayarın ta kendisidir:
“Bana sunulan bu hazır senaryoyu oynamak zorunda mıyım?”
Babadan kalacak o ağır mirası elinin tersiyle itmek, insanın önüne konmuş hazır prangayı kırması demektir. Çünkü büyük servet sadece para demek değildir; para yanında güç, tabela, eş dost şebekesi, kayırıcılık ve sınırsız seçme lüksü getirir.