Merhaba Dostlar,
Siz sabah uyanıp bir kahve yudumlarken kıyafetinizi, konuştuğunuz dili ya da sokaktaki arabaları seçerken aslında yüzlerce yıllık bir evrimin sonucunu yaşarsınız. Toplumlar denizdeki gelgitler gibi yavaş, sabırlı ve doğal bir ritimle modernleşir; demokrasiyi ister ve özgürleşmeye doğru akar. Peki ama bu akış neden bazı coğrafyalarda çağlayan gibi coşkuyla hızlanırken, bazılarında kumda kaybolan cılız bir dereye dönüşür? Neden Batı'da köleliğin kalkması ya da kadın haklarının gelmesi hızlandırıcının düğmesine basılmış gibi ilerlerken, bizim coğrafyamızda en basit reformlar bile yüzyıllık kavgalara sahne olur? Bu sorunun cevabı bireysel çabalarımızda değil, o soyut, görünmez ama her şeyi belirleyen kudrette saklıdır: Devlet aklında.
Devlet Aklının Genetik Kodları
Devlet aklı dediğimiz olgu, geçici bir hükümetten, bir siyasi partiden veya günlük bir liderden ibaret değildir. O; bir ulusun, bir milletin uzun vadeli çıkarlarını, varlığını ve ilerleme potansiyelini garanti altına alan kurumların genetik koduna işlenmiş vizyon ve strateji setidir. Bu akis bazen toplumun doğal ilerleme eğilimini köstekler, bazen usulca destekler, bazen de beklenmedik bir şiddetle hızlandırır. İşte bu üç kritik etki, bir medeniyetin kaderine doğrudan yön verir.
Bunu en net Amerika Birleşik Devletleri örnekliğinde görebiliriz. Toplumda köleliğe karşı ilk fısıltılar yükselip karşı konulmaz bir akıma dönüştüğünde, oradaki iyi huylu devlet aklı devreye girdi. İç savaşın yıkıcı maliyetine rağmen devlet, toplumun bu ahlaki sıçrayışını bastırmak yerine onu kanlı bir bedelle de olsa resmileştirmeyi ve anayasa seviyesine taşımayı seçti. Bu, devlet aklının toplumu ileriye taşıyan süper pozitif bir kullanımından başka bir şey değildir.
Tarihsel Çatışmalar ve İstisnai Sıçramalar
Kendi tarihimize baktığımızda ise sıkça şu acı tabloyla karşılaşırız: Toplumun büyük bir kesimi daha özgür, çağdaş ve refah içinde yaşamak isterken bu arzu neden sürekli kalın bir duvarla çarpışır? Neden bu coğrafya kendi geleceğini kendisi seçmek istedikçe yukarıdan gelen bir irade tarafından durmadan geri çekilir? İşte burada ileri gitmek isteyen toplum ile onu anlamayan, hatta ona direnen devlet aklı arasında derin bir kopukluk ve çoraklık baş gösterir. Daha da acısı, kimi zaman bu coğrafyalarda bir devlet aklından bahsetmek bile imkansızlaşır; ortada pusulasını kaybetmiş, günübirlik kararlarla savrulan bir gemi vardır.
Ancak tarihimizde bu kuralı devasa bir parlaklıkla bozan çok net bir istisna mevcuttur: Mustafa Kemal Atatürk'ün gerçekleştirdiği devrimler. Toplumun tamamının henüz hazır olmadığı, hatta ciddi direnç gösterdiği bir dönemde Atatürk, geleceği okuyan olağanüstü bir devlet aklını işletti. Harf devriminden laikliğe, kadın haklarından modern hukuka kadar toplumsal evrimi sadece desteklemekle kalmadı, onu onlarca yıl öteye fırlattı. Devlet aklı burada toplumsal talebi beklemekle yetinmedi, o talebi bizzat yarattı ve zorladı. Bu, tarihte devlet aklının hızlandırıcı fonksiyonunun en kudretli örneğidir.
Fren Yapan İktidarlar ve İran Çıkmazı
Peki ya günümüzün çarpıcı trajedileri? Söz gelimi İran'ı düşünün; sokakları dolduran gençler, eğitim hayali kuran kadınlar ve Batılı anlamda çağdaşlaşma talep eden devasa bir halk yığını var. Toplumsal evrim çarkı orada da hızla dönüyor. Fakat İran'daki sakat devlet aklı, köhne ideolojileri ve katı dini dogmalarıyla toplumun bu haklı ilerleyişini acımasızca frenliyor. Toplum ileriye doğru dev bir adım atmak isterken devletin eli onu ensesinden tutup zorla geriye çekiyor. Bu durum, devlet aklının toplumsal refaha nasıl düşman kesilebileceğinin en trajik tablosudur.
Tarih bize açıkça göstermektedir ki, toplumu sürekli frenleyen ve baskılayan hiçbir yapı sonsuza kadar ayakta kalamaz. Demokrasi, modernlik ve refah kendiliğinden var olmaz. Nasıl ki bir fidanın büyümesi için toprak, yani toplum, kendi ilerleme arayışıyla o fidanı hazırlarsa; o fidanın en sert rüzgarlara karşı dayanmasını sağlayacak en büyük katalizör de sağlıklı işleyen bir devlet aklıdır. Eğer devlet aklı toplumsal evrimi okuyamaz, onu destekleyemez, aksine ona cephe alırsa; o toplum yerinde saymaya mahkum olur, tüm enerjisini kısır iç çatışmalarda tüketir ve sonunda kaçınılmaz bir çöküşle yok olur. Unutmayın, devlet aklı olmadan medeniyetin çarkı dönmez.