Merhaba Dostlar,
Türkiye’deki yükseköğretime bakıldığında dışarıdan göz kamaştırıcı bir tablo karşımıza çıkar. En modern derslikler, devasa kütüphaneler ve yemyeşil kampüsler ile fiziksel yatırımlar gerçekten de etkileyicidir. Hatta bu binalar, dünyadaki birçok batı kampüsünden çok daha yeni ve çekicidir. Ancak bu kadar parlak görünen sistemin küresel ölçekteki çıktısına baktığımızda manzara ne yazık ki hüsrandır. Türk üniversitelerinin dünyadaki en iyi ilk 500 listesine girme mücadelesi çoğunlukla başarısızlıkla sonuçlanmaktadır. Elimizde Avrupa'nın en güzel binaları ve en dinamik öğrenci nüfusu bulunmasına rağmen, o kapılardan içeri girdiğimizde küresel rekabette geride kalmaktan kurtulamıyoruz. Peki, Oxford, Stanford veya MIT gibi kurumların arkasındaki sır nedir? Bizim üniversitelerimizden eksik olan o görünmez bileşen tam olarak nedir?
Bütçe Çıkmazı ve Kuş Kadar Kalan Araştırma Payları
İlk akla gelen unsur akademisyenlerin kalitesi olsa da, en parlak hocalarımız bile karşılarında devasa bir duvar bulmaktadır: Para. Türkiye'nin en iyi üniversiteleri ile dünyanın en iyi kurumları kıyaslandığında aradaki asıl uçurumun bina kalitesinde değil, kasadaki rakamlarda saklı olduğu net bir şekilde görülür. Örneğin Oxford Üniversitesi'nin bütçesi Boğaziçi'nin bütçesinden tam 52 kat daha fazladır. ODTÜ ve Stanford Üniversitesi kıyaslamasında ise bu devasa fark 70 kata kadar çıkabilmektedir.
Batıdaki dev üniversiteler bütçelerinin büyük bir kısmını personel maaşları veya idari giderlerden ziyade araştırma-geliştirmeye, burslara ve yeni teknolojilere aktarır. Türkiye'de ise araştırma için ayrılan pay uzmanların tabiriyle adeta kuş kadar kalmaktadır. Özetle, biz üniversitelerimizin binalarının dıştan güzel görünmesini önemserken; Batı, o binaların içinde üretilen bilginin ve araştırmanın hacmine odaklanmaktadır.
Akademik Yükler ve Birebir İlgi Uçurumu
Bu yetersiz bütçe politikası, doğrudan akademisyenlerin üzerindeki iş yüküne ağır bir şekilde yansır. Oxford'da bir akademisyen ortalama dört öğrenciyle birebir ilgilenebilirken, Türkiye'nin en iyi üniversitelerinde bu oran 1'e 16'lara kadar tırmanmaktadır. Dolayısıyla buradaki bir akademisyen ders vermekten ve bitmek bilmeyen idari yükümlülüklerden başını kaldıramaz hale gelir.
Unutulmamalıdır ki dünya sıralamaları binaların ihtişamına değil, akademisyen başına düşen bilimsel yayın sayısına, bu yayınlara yapılan atıf oranlarına ve kazanılan uluslararası ödüllere bakarak şekillenir. Batıdaki 1'e 4'lük ideal oran yerine bizdeki 1'e 16'lık kalabalık sınıflar gerçeği, projelerle birebir pişme imkanını ortadan kaldırmaktadır.
Akademik Özgürlük, Liyakat ve Beyin Göçü
Sistemin önündeki bir diğer kritik engel ise akademik özgürlük ve liyakat sorunudur. Bilim her şeyden önce sorgulamayı emreder. Eğer en iyi bilim insanı sırf en iyi olduğu için ödüllendirilmiyor ve desteklenmiyorsa, sistem o parlak beyinleri hızla kaybetmeye mahkum olur. Bu durumun en acı faturası ise kaçınılmaz bir beyin göçü olarak karşımıza çıkar. Harvard ve Stanford gibi kurumlar dünyanın en parlak zihinlerini yüksek maaşlar, muazzam araştırma fonları ve sıfır bürokrasi ile cezbederken, bizim uluslararası bir çekim merkezi olmamız bu şartlarda oldukça güçleşmektedir. Rakiplerine 52 kat daha az bütçe sunan bir sistemle yabancı ya da yerli en iyi akademisyenleri elinizde tutamadığınız her gün, bilimsel çıktılar zayıflamakta ve sıralamalardaki düşüş devam etmektedir.
Önceliklendirme Felsefesi ve Sonuç
Tüm bu sorunların temelinde yatan en büyük eksiklik yanlış yapılan önceliklendirme felsefesidir. Batı, üniversiteyi sadece sıradan bir eğitim kurumu olarak değil, inovasyonun ve küresel etkinin merkezi olarak konumlandırır. Yatırımı betona değil, doğrudan beyne yapar. Türkiye'deki üniversiteler dış cepheleriyle göz kamaştırırken küresel sıralamalarda geride kalmaktadır, çünkü o havalı binalar içerideki araştırma özgürlüğünün, devasa bütçelerin ve liyakate tam bağlılığın yarattığı boşluğu asla dolduramaz.
Eğer ilk 500'e kalıcı olarak adımızı yazdırmak istiyorsak, sadece dış cepheyi boyamakla yetinmemeli; içerideki bilimsel ruhu, bütçeyi ve özgürlük iklimini de acilen dünya standartlarına taşımalıyız. Unutmayın ki tartışılan bu mesele sadece akademisyenlerin değil, hepimizin ortak geleceğidir.