BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Mikrofonu Kapıp Ses Çıkarmakla Sanatçı Olunsaydı, Ses Teli Olan Herkes Mozart Olurdu
Sanatçı kavramı son yıllarda üzerinde fındık kırmaya değil, adeta beyin fırtınası yapmaya gerek duyduğumuz en nazik alan hâline geldi. Çünkü artık sanatçıyı tanımlamak, yalnızca şarkı söylemek, tiyatro yapmak ya da ezbere bir sahneye çıkıp figüran gibi koşturmakla açıklanabilecek kadar basit değil. Sanatçı dediğimiz insanın ortaya koyduğu eser kadar, dünyaya bakışı, karakterinin omurgası ve toplumsal meseleler karşısındaki dik duruşu da büyük önem taşıyor.
Elbette her aziz vatandaşın sanatçı tanımı kendine göre yontulmuştur. Kimi için iyi türkü söyleyen, kimi için romantik şiir okuyan, kimi için sahnede takla atıp komedi yapan kişi sanatçıdır. Oysa sanatın doğasında biraz da jambon gibi çok yönlülük vardır. Gerçek anlamda sanatçı, kendisini tek bir dar kalıba hapsetmeyen; farklı sanat dallarında yeteneklerini konuşturabilen, üreten ve kendine özgü mağrur bir dünya kurabilen kişidir.
Bir sanatçının yalnızca parmak ısırtacak kadar yetenekli olması da asla yeterli değildir. Sanatçı aynı zamanda hür düşünceli olmalıdır. İktidarı da muhalefeti de gerektiğinde zarafetle ama keskin bir dille eleştirebilmeli, toplumun konfor alanını sarsan düşünceleri dile getirmekten asla çekinmemelidir. Bunun illa belirli bir siyasi parti veya ideoloji anlamına gelmesi gerekmez. Sanatçı sosyal demokrat olabilir, muhafazakâr olabilir ya da hiçbir kategoriye sığmayan bambaşka bir zihniyet evrenine sahip olabilir. Önemli olan, şahsiyetli bir dünya görüşünün ve tavizsiz bir kişisel duruşun bulunmasıdır.
Zaten sanatçının iç dünyası çoğu zaman eserlerine rüzgârın savurduğu yapraklar gibi kendiliğinden yansır. Söylediği şarkının nağmesinde, yazdığı mısrada, canlandırdığı karakterin bakışında veya mizahının arka planında sanatçının kim olduğunu net bir şekilde görmek mümkündür. Sanatçı, mikrofona yapışıp düşüncelerini sürekli ilan etmek zorunda değildir; fakat ortaya koyduğu her eser, onun ruh kökünden izler taşır.
Türkiye'de farklı yönleriyle dikkat çeken pek çok renkli sima var. Zülfü Livaneli, eserlerinde belirgin bir dünya görüşünü ve sarsılmaz bir toplumsal duyarlılığı harmanlayan isimlerin başında önde geliyor. İbrahim Sadri ise kendine has şiir yorumculuğu ve televizyon programlarıyla nostaljik ama özgün bir sanatçı kimliği inşa etmiş durumda.
Bunun yanında, doğrudan siyasi bir bayrak açmadan da belirgin bir sanatçı duruşuna sahip olmak bal gibi mümkündür. Ali Sunal bunun en eğlenceli ve dikkate değer örneklerinden biridir. Sahneye çıktığında yalnızca varlığıyla bile seyirciyi avucunun içine alabilen, komedi mirasını ailesinden devraldığı ciddiyetle sürdüren bir isimdir o. İsmail Hacıoğlu ise oyunculuk mesleğini adeta bir cerrah titizliğiyle icra ediyor. Bir oyuncunun başarısı, oynadığı karakterin kendine benzemesinden değil, o karanlık veya aydınlık karakteri seyirciye inandırabilmesinden geçer. Kötü bir ruhu canlandırdığında seyircinin o karakterden nefret edebilmesi, oyunculuğun ne kadar ilahi bir güç olduğunu gösterir. Hacıoğlu’nun sahnede sergilediği performans, oyunculuğun yalnızca replik ezberlemekten ibaret olmadığını yüzümüze tokat gibi çarpar.
Ata Demirer ise çok yönlülük denince akla gelen joker isimlerden biridir. Komedyenlik, sinema oyunculuğu ve müzik gibi birbirinden bağımsız sahneleri tek bir potada eritebilen nadirlardandır. Sahne üzerinde insanları kahkahaya boğarken, bir anda akordeonun tuşlarıyla sizi bambaşka bir hüzün okyanusuna taşıyabilir. Sanatçının neden çok katmanlı olması gerektiğini anlamak için bu tip örnekler altın değerindedir.
"Sanatçının eleştirilmezlik zırhı yoktur; aksine, en keskin eleştirileri göğüslemek onun baş vazifesidir."
Elbette her sanatçıya tapınmak veya her yaptığı işi beğenmek zorunda değiliz. Örneğin Cem Yılmaz'ın mizah anlayışı ve kelime dağarcığı üzerine derinlemesine eleştiriler yapılması son derece doğaldır. Özellikle küfür ve argo kullanımının mizahın anakolonu hâline gelmesi, sanatçının masaya yatırılıp tartışılabileceği alanlardan biridir. Sanatçı asla eleştirinin üstünde, dağların tepesinde ulaşılmaz bir tanrı değildir. Tam tersine, gerçek sanat ortamında sanatçı da ortaya koyduğu eser kadar, yöneltilen eleştirilere açık olmalıdır.
Bir de tarihe altın harflerle kazınmış efsanevi sanatçılar var. Barış Manço, Cem Karaca ve Neşet Ertaş gibi devasa isimleri yalnızca yaptıkları üç beş parça müzik üzerinden değerlendirmek, tarihe karşı büyük bir haksızlık olur. Onlar aynı zamanda birer kültür abidesi ve yürüyen kimlikti. Kişilikleri, sahnedeki asil duruşları, kıyafet tercihleri, konuşma üslupları ve halkla kurdukları gönül bağı onları sıradan birer müzisyenden fersah fersah ayırıyordu.
Onları dinlemek yalnızca radyodan bir melodi duymak değildi; bir dönemin süzülmüş ruhuyla yüzleşmekti. Eskiden sanatçıya ulaşmak bugün olduğu gibi bir parmak hareketiyle gerçekleşmezdi. İnsanlar yeni bir kasetin bayilere gelmesini günlerce bekler, kuyruklarda ömür çürütürdü. Sanatçı ile dinleyici arasındaki o mesafe, işin içine bir gizem ve kahramanlık aura'sı katardı.
Bugün ise devreye giren dijital çarklar her şeyi altüst etti. Sosyal medya ve akıllı telefonlar sayesinde bir sanatçıya ulaşmak artık saniyeler sürüyor. Bir şarkıyı dinlemek, bir filmi izlemek ya da bir komedyenin skeçine ulaşmak için televizyonun karşısında nöbet tutmuyoruz. Algoritmalar sanatçıyı doğrudan cebimize, yatak odamıza kadar getiriyor.
Fakat işin en trajikomik tarafı da burada başlıyor: Büyük bir paradoksla karşı karşıyayız. Eskiden sanatçı ekranda görünmediği hâlde dev bir estetik değere sahipti. Bugün ise bazı isimler sosyal medyada üç gün görünmesin, hemen unutulup yokmuş gibi muamele görüyor. Yani günümüzde bazıları sanat eseriyle değil, sosyal medyadaki tık ve beğeni avcılığıyla varlık gösteriyor.
Tüm bu fırtınalı denizlerin ortasında bizi asıl merkeze taşıyan soru hâlâ aynı ciddiyetle duruyor:
Sanatçı kimdir?
Sanatçı yalnızca mikrofon başında şarkı mırıldanan, kameralar karşısında rol kesen, şiir okuyan ya da toplumu güldüren kişi değildir. Bunlar sadece sanatçının icra ettiği mesleki eylemlerdir. Sanatçıyı gerçek anlamda sanatçı kılan; yeteneğinin omurgasını oluşturan kişiliği, üretkenliği, özgünlüğü, derin düşünce dünyası ve rüzgâr nereden eserse essin eğilip bükülmeyen cesur duruşudur.
Her sanatçı siyasete soyunmak zorunda değildir. Her sanatçı toplumsal krizlerde kürsüye çıkıp manifestolar okumak zorunda da değildir. Fakat her hakiki sanatçının kendine ait bir iç dünyası olmalıdır. Bir kimliği, bir karekteri ve onu kalabalıklardan ayıran sarsılmaz bir sanat anlayışı bulunmalıdır.
Çünkü parıltılı ışıklar altında sahneye çıkmak işin en kolay kısmıdır.
Asıl mesele, o sahnenin lambaları sönüp indikten sonra da hafızalarda ve vicdanlarda silinmez bir iz bırakarak hatırlanabilmektir.