Merhaba Dostlar,
Bugün biraz dertliyim. Ama öyle elektrik faturası, pazar fiyatı ya da geçim derdi değil bu; benim derdim bizzat ve bizzat cehalet. Çünkü ülkemizde cehalet artık sıradan bir bilgisizlik hali olmaktan çıkmış, neredeyse doğal kaynaklarımızdan biri haline gelmiştir. Üstelik eskiden olduğu gibi yalnızca okul yüzü görmemiş insanlarda da bulunmuyor. Bugünün cehaletinin diploması var, makamı var, unvanı var, hatta bazen konforlu bir makam odası bile var!
Bilmediğini Bilmeyenler Ordusu
Eskiden cahil dediğimiz zaman, çoğu kişinin aklına köyde yaşayan, okuma yazması olmayan, dünyayı kendi dar çevresinden ibaret sanan yaşlı bir insan gelirdi. O insanın bilmediği çok şey olabilirdi ama en azından bilmediğini biliyordu. Bugünün asıl problemi ise bilmediğini bilmeyen insan tipidir. Üniversite bitirmiş, diploma almış, hatta bir kurumun başına geçmiş ama bilgiyle düşünce arasındaki ilişki kurma becerisinden bihaber insanlarla doluyuz. Bilgiyi ezberlemiş fakat o bilgiyi kullanmayı, sorgulamayı ve gerektiğinde yanlış olduğunu kabul etmeyi asla öğrenememiş bir zihniyetle baş başayız.
Bunun en gülünç ve hazin örneklerinden biri, yıllar önce öğretmenlik yaptığım bir dağ köyünde yaşadığım ay tutulması olayıdır. Gökyüzü kararmış, insanlar merakla yukarı bakıyordu. Derken elinde tüfekle bir amca çıktı ve ayı cinlerden kurtarmaya hazırlanıyordu! Ona bunun saf bir doğa olayı olduğunu anlatmaya çalıştığımda, bana “Sen karışma, NASA’nın işi” diyerek kibarca (!) susturdu. Meğer köylüler tencere çalıp tüfeklerle havaya ateş ederek ayı cinlerden kurtaracaklarmış. Bilim ve uzay çağında yaşıyoruz ama bazı insanların zihninde gökyüzündeki optik olayları hala barutla ve cin çıkarma seanslarıyla çözme fikri sabit kalmış durumda.
Tıbbı Bırak, Arapça Yazıya Bak!
Başka bir olayda ise bir adamın ayağına paslı demir saplanmıştı. Normal şartlarda yapılacak iş maviden şaşmayıp bellidir: Yara temizlenecek, kişi sağlık kuruluşuna götürülecek ve tetanos riski değerlendirilecektir. Fakat bizim medhal zihniyet önce demiri çıkarmış, yarayı yıkamış, ardından yaranın üzerine Arapça yazılar yazmıştı. Bunun ne olduğunu sorduğumda büyük bir ciddiyetle “Dua” dediler. Dua etmek elbette insanın manevi dünyasının baş tacıdır; fakat dua ile tıbbi tedaviyi birbirinin alternatifi haline getirmek başka bir şeydir! O adama tetanosun ciddi ve ölümcül olabileceğini anlattım da neyse ki sağlık ocağına gitmeyi kabul etti. Tabii bu arada metaforik olarak bizim akıl, havada 3 takla attı.
Burada mesele inançla bilim arasında bir savaş çıkarmak falan değildir. Mesele, her problemin çözümünü aynı sığ yöntemle aramaya kalkmaktır. Bilim tam da bunun için var: Bilmediğimiz şeyleri anlamak, neden-sonuç ilişkilerini ortaya koymak ve işe yarayan çözümleri kanıta dayalı biçimde üretmek. Matematiksel olarak ifade etmek gerekirse; $Çözüm = Bilgi \times Yöntem$ denklemini yok sayarsanız, geriye sadece Sıfır kalır.
Cehaletin Makam Koltuğuna Oturuşu
Fakat asıl tehlike cehaletin köyde, sokakta veya bireysel hayatta kalması değildir. Asıl tehlike, cehaletin en yetkili makam koltuğuna oturmasıdır. Çünkü sıradan bir insanın yanlış bilgisi öncelikle kendisini yakar. Fakat bilgisiz ve liyakatsiz bir yönetici; yüzlerce, binlerce, hatta milyonlarca insanı etkileyebilecek felaket kararlar alabilir.
Bir kurumun başındaki yönetici yaptığı işin temel mantığını gram bilmiyorsa, orada sorun artık kişisel bir bilgisizlik değil, doğrudan kurumsal bir çöküştür. Su idaresinin yöneticisi şehir suyunun nasıl arıtıldığını bilmiyorsa, elektrik kurumunun yöneticisi kesintinin nedenini stajyerlerden öğrenmeye çalışıyorsa ve kamu kurumlarında karar mekanizması uzmanlık yerine “bizim çocuk”, “dayıoğlu” ve “akraba” ilişkileri üzerinden yürüyorsa, burada devlet kapasitesi eriyor demektir.
Liyakat, Diploma Değildir
İşte tam bu noktada karşımıza liyakat meselesi çıkıyor. Liyakat, bir koltuğa oturmak için sadece kağıt üstünde diploma sahibi olmak değildir. Liyakat, o koltuğun gerektirdiği bilgiye, tecrübeye, muhakeme yeteneğine ve vicdani sorumluluğa sahip olmaktır. Bir insanın üniversite diploması olabilir ama liyakati olmayabilir. Çünkü diploma sadece eğitimin şekil şartıdır; liyakat ise o eğitimi gerçek hayatta uygulayabilme aklı ve kapasitesidir.
Ne yazık ki bazı toplumlarda makamın kendisi, o makamı taşıyacak insanın niteliğinden çok daha kutsal hale gelebiliyor. “Bu işi kim yapacak?” diye sorulduğunda cevap asla “Bu konuda en uzman kişi kim?” olmuyor. Doğrudan “Bizim dayının oğlu var, o halleder” deniliyor. Sonra gerçekten yapıyorlar. Fakat berbat yapıyorlar. Bir başkası çalışıyor, bir başkası imzalıyor, bir başkası övülüyor. En sonunda da herkes birbirine bakıp “Her şey tıkırında” diyor.
Evet, gerçekten tıkırında olabilir. Fakat bazen o duyduğumuz tıkırtı sistemin kusursuz çalışmasının değil, yaklaşan çöküşün ve patlama sesinin ta kendisidir!
Kâğıt Üzerindeki Cennetler
Bir ülkenin kâğıt üzerinde mükemmel görünmesi dünyadaki en kolay iştir. Anayasası vardır, muazzam yasaları vardır, yönetmelikleri vardır, afili kurumları vardır. Evrak üzerinde her şey son derece düzenli görünebilir. Fakat asıl mesele, o kuralları kimlerin uyguladığıdır. Çünkü en iyi yazılmış yasalar bile liyakatsiz ve cahil ellerde oyuncak oluyorsa, kâğıt üzerindeki mükemmellik gerçek hayatta hiçbir anlam ifade etmez.
İşte bu nedenle bir ülkenin gelişmişliği yalnızca sahip olduğu kanunların sayısıyla ölçülemez. Asıl kriter, kurumların ne kadar rasyonel çalıştığı, kararların hangi bilgiye dayanarak alındığı ve insanların görevlere nasıl getirildiğidir. Devletin kalitesi, kurumlarının başında oturan insanların kalitesiyle doğrudan orantılıdır.
Kanaat Toplumundan Akıl Toplumuna
Bugün toplum olarak en büyük trajedilerimizden biri de budur. Herkesin her konuda bir fikri var ama kimsenin yeterli bilgisi yok. İnsanlar araştırmadan hüküm veriyor, kanıta bakmadan inanıyor, uzmanı dinlemeden ahkam kesiyor. Google’a girip iki güvenilir makale okumak yerine komşuya, akrabaya, mahalledeki ustaya danışmak daha kolay geliyor. Sonra da ortaya bir bilgi toplumu değil, tam anlamıyla bir kanaat ve söylenti toplumu çıkıyor.
Oysa medeniyet dediğimiz şey, insanların her konuda fikir sahibi olmasıyla değil, hangi konularda kimin bilgisine güvenileceğini bilmesiyle yükselir. Bir doktorun tıp, bir mühendisin mühendislik, bir ekonomistin ekonomi, bir hukukçunun hukuk uzmanlığı vardır. Her insan her konuda aynı bilgiye sahip olamaz. Bunu mertçe kabul etmek cehalet değil, aklın ta kendisidir.
Gerçek aydınlanma, insanın kendi bilgisinin sınırlarını fark etmesiyle başlar. “Ben bunu bilmiyorum” diyebilmek, bazen yüzlerce sayfa ezberlenmiş kitaptan çok daha değerlidir. Çünkü bilmediğini mertçe kabul eden insan öğrenmeye açıktır; her şeyi bildiğini iddia eden cahil ise öğrenmenin kapısını kendi kafasına kilitlemiştir.
Sonuç olarak; Türkiye’nin daha fazla okul binasına, daha fazla tabelası olan üniversiteye veya daha fazla şişirme diplomaya değil; daha fazla sorgulayan insana ihtiyacı vardır. Çünkü mesele cehaletin varlığı değildir; cehaletin ödüllendirilip baş tacı edilmesidir. Eğer bilgi yerine sadakat, liyakat yerine yakınlık, uzmanlık yerine itaat değer kazanıyorsa, o toplum cehaleti kurumsallaştırır.
Ve cehalet kurumsallaştığında, artık tek tek insanları değil, bütün bir sistemi uçuruma sürükler. Türkiye’nin ihtiyacı slogan değil akıldır; önyargı değil kanıttır. Akıl ve bilim, okulda ezberlenen geçici dersler değil; bir milletin hayatta kalma teminatıdır.