BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhaba dostlar!
Günün o çok meşhur, buram buram karmaşa kokan konusuna yine balıklama dalıyoruz: Özelleştirme.Hani Batı’da adını duyunca insanların aklına "Sistem, verimlilik, uzmanlaşma" gibi fiyakalı kelimeler gelir ya; hah, işte bizde tam olarak "Bu fabrika acaba kime niyet, kime kısmet?" sorusu beliriverir. Batı’da özelleştirme dediğin şey bir nevi ekonomik diyet programıdır; bürokrasi yağlarını eritir, kuruma kondisyon kazandırır. Bizde ise iş biraz daha "Babamın malı gibi satarım, üstüne bir de çay demlerim" mantığıyla ilerlediği için, adını duyduğumuz an hepimizin ceplerine otomatikman bir titreme gelir.
Almanya’ya, İngiltere’ye bakıyorsunuz; adamlar özelleştirmeyi adeta bir Isviçre saatinin çarkları gibi tıkır tıkır tasarlamış. Devlet orada der ki: "Ben un üreteceğime, unun kalitesini denetleyen amansız bir hakem olayım. Özel sektör koşsun, üretsin, rekabet etsin. Ben de liyakati, işçi hakkını ve standardı kuralına göre koruyayım." Yani devlet, sahadan çekilip hakem kulesine kurulur. Düdüğü çalar, kuralı koyar, aksine davrananın gözünün yaşına bakmaz.Bizde ise devlet sahadan çekilirken kaleyi açık bırakıp gitmeyi tercih ediyor! Rekabet dedicatediğimiz şey, ihaleye iki gün kala kimin kimi aradığıyla şekillenince ortaya çıkan manzara ekonomik bir mucize değil, tam bir komedi filmi oluyor. Bize göre özelleştirme, kalkınmanın motoru değil; adeta "kısa yoldan devlet çeşmesinden damacana doldurma sanatı" haline geliyor. Halkın gözünde kurumlar birer üretim merkezi olmaktan çıkıp, eşe dosta ikram edilen zengin birer "arpalık" tabağına dönüşüyor.
Şeffaflık konusuna girmeyeyim diyorum ama tutamıyorum kendimi. Bizdeki ihale süreçlerini izlemek, illüzyonist gösterisi izlemekten farksızdır. Şapkadan tavşan çıkmasını beklerken bir bakarsınız devasa otoyollar, koca koca limanlar bir anda "istisna" maddelerinin arkasına saklanıvermiş! Şeffaflık hak getire... Açık, net, herkesin gözü önünde cereyan eden bir yarış yerine; kaşla göz arasında halledilen pazarlıklar hüküm sürer. İşçi hakları derseniz, masadaki ilk feda edilecek piyondur. Yıllardır o fabrikaya emeğini döken usta başı gider, yerine ihaleyi kazananın üçüncü kuşak yeğeni "Genel Koordinatör" unvanıyla kurulur. Kurumsal liyakat yerini "Gözüm seni bir yerden ısırıyor" samimiyetine bırakınca da verimlilik dikey geçişle dibe vurur.
Büyük ölçekli projelere, otoyol ihalelerine bir bakın. Dünya para harcanır, büyük fiyakalarla açılışlar yapılır. Peki günün sonunda ne olur? Bakım yok, denetim hak getire, kaza riski gırla! Ama faturaya gelince, o fatura dönüp dolaşır, hepimizin cebindeki o dertli cüzdana dayanır. Özelleştirilen kurumun derdi kaliteli ürün vermek veya topluma hizmet etmek olmayıp "verdiğim parayı üç günde nasıl katlarım?" açgözlülüğüne dönüştüğünde, olan yine vatandaşa olur. Kalitesiz hizmete servet öderiz, üstüne bir de "Hizmet ayağınıza geldi" masalını dinleriz.
Peki, özelleştirme özünde kötü bir şey midir? Kesinlikle hayır! "Doğru uygulandığında özelleştirme, bir ekonomiye seviye atlatacak en güçlü yakıttır." Ancak bunun için reçete nettir ve gizli saklı bir tarafı da yoktur:
Süreçler baştan sona kristal berraklığında ve tam şeffaf olmalıdır.
İhale süreçleri kayırmaca odalarında değil, rekabetçi ve açık alanlarda yürütülmelidir.
Torpil değil, katı bir liyakat esası getirilmelidir.
İşçi hakları ve alın teri anayasal bir zırhla korunmalıdır.
Devlet, sattığı yerin üzerindeki denetim sopasını asla indirmemelidir.
Halkın devlete ve kurumlara olan güveni yeniden kazanıldığında, ne kalite tesadüf olur ne de maliyetler başını alıp gider. İşte o zaman "Kazan-Kazan" dediğimiz o tatlı denge kurulur; hem devlet güçlü kalır, hem özel sektör büyür, hem de vatandaş arkasına yaslanıp aldığı hizmetin keyfini çıkarır.
Aksi takdirde biz daha çok "Özelleştirme mi yaptık, yoksa var olanı arpalık diye dağıttık mı?" sorusuyla baş başa kalır, her ihale haberinde cüzdanımıza sarılmaya devam ederiz!