BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhabalar değerli dostlar! Dijital okyanusun sığ sularında balık avlarken yine YouTube algoritmasının kurbanı oldum. Ekranı kaydırırken bir de ne göreyim? Türkiye’den Heathrow’a, Toronto’nun karlı ovalarından Berlin’in hipster kafelerine kadar dünyanın dört bir bucağına köşe kapmaca oynamaya kaçmış tanınmış bazı simalar... Ekran karşısına geçmişler, gözlerinde hüzünlü bir aydın ışığı, arkalarında Avrupa'nın gri kasvetli duvarları... Aman Allah’ım, birer insan hakları abidesi, birer Mahatma Gandhi olmuşlar ki sormayın gitsin! Zannedersiniz Türkiye’de doğuştan krallıkla, padişahlıkla, hatta ortaçağın feodalite düzeniyle yönetiliyormuşuz da bizim ruhumuz duymamış. İşin en trajikomik tarafı da şu: Bizim saf ahali bu gurbetçi demokratları hâlâ büyük bir ibretle ve ciddiyetle takip ediyor. Kadere bak, komedi filmi çeksen gişe rekoru kırar!
Gelin bu dijital mesihleri tek tek masaya yatıralım. Hepsini incelemeye kalksak ömrümüz yetmez, hard disklerimiz çöker; ama aralarından en şöhretli birkaç numuneyi şöyle bir röntgenleyelim.
Tarık Toros: Londra’nın Demokrasi Havarisi ve Hafıza Kaybı
Listemizin ilk sırasında İngiltere’den bağlanan Tarık Toros beyefendi var. Videolarını açıyorsunuz; adamın ağzından bal, şeffaflık ve adalet damlıyor. Zannedersiniz ki İngiliz lordlarıyla çay içerken kulağına Britanya demokrasi felsefesi fısıldanmış.
Oysa hatıralarımızı biraz yoklayalım: Bu adam 15 Temmuz’dan önce cemaatçi bir gazetenin genel yayın yönetmeni falandı galiba, o zamanlardan sima olarak tanırız kendisini. Kendisine oradan kibarca şu soruyu sormak boynumuzun borcudur: Yahu Tarık Bey, sen Türkiye’deyken bu polis teşkilatına, hakimlik sınavlarına sadece ve sadece FETÖ torpili ve soru hırsızlığıyla adam alındığını bilmiyor muydun?
Üniversite sınavlarında milyonlarca pırıl pırıl çocuk parmaklarını eritene kadar ders çalışırken, soruları geceden çalıp Türkiye’nin en stratejik makamlarına yerleşen o devasa kul hakkı hırsızlığı hakkında bir tek kelime yazdın mı? Ne gezer! O zamanlar buralar güllük gülistanlıktı, çünkü havuzun suyu sizden yana akıyordu. Şimdi gelmiş Londra’dan demokrasi pazarlıyor. Kendine müslüman, kendine demokrat! Tutulacak tek bir tarafı yok. Bir de arada çıkıp dramatik bir tonla "Ben Türkiye’ye küstüm, bir daha da ayak basmam!" demiyor mu? Aman Allah’ım, ülke ekonomisi yıkıldı, döviz fırladı zannettik! Kaprisini yesinler senin, gidişin o gidiş olsun zaten, arkandan konfeti atacağız!
Said Sefa: Toronto’nun Sosyal Demokrat Maskeli Balosu
Okyanus atlayıp Kanada’ya uzanalım. Karşımızda Said Sefa var. Zamanında namıdiğer Fuat Avni kuşağının fısıltı gazetesi yazarlarındandı bu arkadaş. Devletin en üst katlarındaki kulisleri yalan yanlış, yarı magazinvari üslupla allayıp pullayıp prim yapardı. Şimdi Kanada’nın akçaağaçları altında soluklanıyor.
Yahu suçsuzsan, ak kaşıksan, "benim alın terim temiz" diyorsan, bir delikanlı gibi dönsene memlekete? Yok! O da gelmiş oradan sosyal demokrat kılığına bürünmüş, insan hakları dersi veriyor. Yahu sen nesin? Sen FETÖ’cüsün işte! Şu an tuşların arkasına saklanmış, bizzat yabancı gizli servislerin kucağında oturan, oradan mamalanan bir aparat değil misin? Türkiye Cumhuriyeti büyük devlettir; dönersin yargılanırsın, varsa bir hakkın hukukun geri verilir, adam gibi memleketinde gazetecilik yaparsın. Ama nerede? Adamlar başka devletlerin tasmalı borazanı olmayı, yerli ve milli bir zeminde adam gibi eleştiri yapmaktan daha çok seviyor.
Cevheri Güven: Tam Teşekküllü Dijital Provokatör
Geldik Cevheri Güven'e... Bu zat tam anlamıyla bir ajan-provokatör ekolü. Yabancı istihbarat servislerinden kulağına fısıldanan iki üçü bir araya gelmez istihbarat çöpünü, bire bin katarak öyle bir pazarlıyor ki, bizim yerli medya bile bazen inceden dalgınlığa gelip cevap veriyor.
İtiraf ediyorum, bazen ben de kendi kendime "Acaba neden bu adamları ciddiye alıp yazı yazıyorum?" diye soruyorum. Cevap basit: Çünkü izlenme oranları can sıkıcı derecede yüksek! Bizim ahali yasak elmaya, gizli gizli fısıldanan dedikoduya bayılır.
Sevgili okurlar, efendiler! Bizim memlekette iktidara en ağır şekilde çakan, sabah akşam eleştiren yüzlerce yerli ve milli gazeteci var hiç değilse onları izleyin. Örneğin Merdan Yanardağ sabah akşam hükümete çatardı, içeri de attılar, şimdi oradan yazmaya devam ediyor. Yahu bu adam kadar delikanlı, bu adam kadar sistemin içinde taşın altına elini koyan biri olun! Yılmaz Özdil, Akif Beki, Ayşenur Arslan, Can Ataklı... Bunlar da sabah akşam hükümetle uğraşan, iktidarın kâbusu olan muhalif medya mensupları değil mi? Hem de bu firarilerden çok daha sert ve cesur eleştiriler yapıyorlar. En azından cesurlar, Türkiye içindeler, aynı havayı soluyorlar, bu milletin kahrını çekiyorlar. Sizler ise köşeyi dönünce delikten tüneyen sıçanlar gibi kaçmış, uzaktan kumandalı gazetecilik oynuyorsunuz. Hadi oradan!
Can Dündar: Berlin’de Monşerleşen "Seküler" Dramı
Ve en çok içimi acıtan, en çok hayal kırıklığı yaratan isim: Can Dündar. Kendisini Almanya’da öyle bir pazarladı ki, zannedersiniz adam Alman romantizminin son temsilcisi. Biz kendisini Türkiye’deyken düzgün, seküler, entelektüel bir demokrat bilirdik, takip eder, yazılarını okurduk.
MİT tırları davasından yargılanırken tüydü yurt dışına, o günden beri Türkiye aleyhine çizip duruyor. Almanya’da karizması yerle bir oldu ama farkında değil. Gitti Alman derin devletinin, Alman gizli servisinin en konforlu minderine kuruldu. Şansölyeyle, bakanlarla kadeh kaldırıyor, lüks barların teraslarında purolar tüttürüyor. Tam bir monşer kesilmiş de bizim haberimiz yokmuş! Yazıklar olsun. Türkiye’nin istihbaratı hakkında eline tutuşturulan gayri resmi senaryoları yalan yanlış yazıp kaçtın; hadi şimdi o çok sevdiğin Alman gizli servisinin dünyayı ateşe veren karanlık işlerini, gizli operasyonlarını da yazsana delikanlıysan? Yiyorsa Alman mahkemelerinin önüne çıkıp "ben gazeteciyim" de bakalım başına neler geliyor.
Son Söz Yerine: Besleme Kalemlerin Trajedisi
Bütün bu anlattığım tipler, kusura bakmasınlar ama yabancı gizli servisler tarafından masaya konulmuş, gerektiğinde üflenen, gerektiğinde kenara itilen satılık kalemlerdir.
Aslında onlara vatan haini demeye bile dilim varmıyor. Neden biliyor musunuz? Çünkü zavallılar, gerçekte kimin ellerinde oyuncak olduklarının, ne tür bir ihanet çarkının dişlisi haline geldiklerinin bile farkında değiller. Hâlâ kendilerini aynaya baktıklarında birer demokrasi kahramanı, birer gıyabi kurtarıcı olarak görüyorlar.
Yazık, gerçekten çok yazık. Sizin o pırıltılı Londra daireleriniz, Berlin kafeleriniz, Toronto karlarınız batsın; yerli ve milli bir toprağın tozunu, bu ülkenin eleştirisini içeriden yapmanın o şerefli ağırlığına değişenlerin akıl defteri ezelden dürüldü zaten!