BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhaba dostlar,
Bu yazı serimizde devlet aklının izini sürmeye devam ediyoruz. İlk iki bölümde, o muazzam tarihsel gelişimi ve ne zaman ki pusulamız bilim ile akıl oldu, işlerin nasıl tıkır tıkır işlediğini konuştuk. İtiraf edelim; gurur duymamak elde değil. Atatürk’ün son nefesine kadar o mekanizma, olması gerektiği gibi tam bir akıl ve bilim çarkıyla döndü.
Fakat sonra ne mi oldu? İkinci Dünya Savaşı bitti, galipler bastırdı, derken bizim devlet aklı bir sabah uyandı ve "Haydi bakalım, biraz da çok partili demokrasi oynayalım!" dedi. İşte hikâyenin, "trajikomik" dediğimiz o eğlenceli (!) kısmı da tam burada başladı.
1950’lere geldiğimizde, tek parti döneminin sıkı disiplininden biraz nefes almak isteyen halk, Adnan Menderes’i bağrına bastı. Buraya kadar her şey normal. Anormallik, Menderes’in koltuğa oturur oturmaz "Devlet demek, ben demek!" moduna girmesiyle başladı.
Kendi ve ailesi gayet modern, seküler bir hayat yaşarken, sandıkta oyları toplamak için dindar kitlelere mavi boncuk dağıtmaya başladı. Aydınlanma devrimlerinin hızı karşısında nefes nefese kalmış ahali de haliyle Menderes’e dört elle sarıldı. Fakat hesaplanmayan bir şey vardı: Bizim ülkede devlet aklı, öyle sadece seçilmiş siyasetçilerin insafına bırakılmayacak kadar "kutsal" bir şeydi!
Arka odalarda, kendilerini cumhuriyetin tek hakiki koruyucusu sanan generaller hemen fısıldaşmaya başladı. Görünürdeki devletin arkasında, bambaşka bir mekanizma gizli gizli örülüyordu.
Ve beklenen an! 1960’ta düğmeye basıldı. Bizim o meşhur, genlerimize işlemiş Yeniçeri geleneği bir kez daha hortladı. Hani Osmanlı’da paşalar, padişahı beğenmeyince sarayın önüne geçip "İstemezük!" diye kazan kaldırırlardı ya... İşte tam olarak o kafayla devlet aklı siyasetçinin elinden alınıp askerin postalları arasına sıkıştırıldı.
Normalde akıl ve bilimle şekillenmesi gereken koca devlet mekanizması; "kutsal cumhuriyet", "kutsal devrimler", "kutsal anayasa" gibi cicili bicili kavramlarla süslenip birilerinin iktidarını meşrulaştırma aparatına dönüştü.
Peki bu süreçte bilim var mıydı? Hak getire... Akıl var mıydı? Siftahı bile yok!
Yahu soruyorum size: Bin yıllık devlet tecrübesiyle, bin yılda ilmik ilmik örülen demokrasiyi bir gecede askıya alıp kendi başbakanını asan bir zihniyette akıl ne arasın?
Gel zaman git zaman, "Askeri vesayet biraz zayıflıyor mu acaba?" diye umutlanırken, o vesayet mekanizması 12 Eylül 1980’de adeta küllerinden yeniden doğdu. Ve Türk demokrasisinin köküne tam anlamıyla mum dikti.
İşin en trajikomik tarafı neydi biliyor musunuz? Meclisi fesheden, binlerce insanı zindanlara dolduran askeri cunta, hazırladığı yeni anayasanın girişine aynen şu meelde bir şey yazdı: "Cumhuriyet tehlikeye girdiği için, halkın bağrından çıkan ve demokrasiye aşık olan Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur..."
Gülmeyin, ciddiyim! Dünyadaki bütün siyaset bilimcileri kahkahalara boğan bu efsanevi mantığa bir bakar mısınız? "Demokrasiye aşık olan silahlı kuvvetler..."
Bu durum tam olarak şuna benziyor: Adamın biri çıkıyor, "Ben sana ölesiye aşığım, o yüzden seni zorla bir odaya kapatıp özgürlüğünü elinden alma hakkım var. Senin ne istediğinin bir önemi yok, aşkımdan yapıyorum!" diyor. Muazzam bir mantık, muazzam bir devlet aklı!
Neyse, arada geçen onlarca yılda daha ne akılsızca "devlet aklı" zırvalıkları dinledik, saymaya kalksak bu sütunlar yetmez.
Yakın dönemde ise gerçekten demokrat ve tutarlı duruşuyla bu askeri vesayetin belini kıran bir liderimiz oldu. "Hah," dedik, "Galiba bu beladan kurtuluyoruz." Fakat durun, hikâye henüz bitmedi!
Bu kez de o akıllı ve demokrat liderin etrafını, eski vesayetçilerin yeni versiyonları sardı. Karşımıza siyaseti arka kapılardan dizayn etmeye çalışan bambaşka bir yapı çıktı. Ana muhalefeti şekillendirmeye çalışan, milletvekillerini hapse atan, gazetecileri susturan, beğenmediği hâkimi bir gecede haritadan yer beğendirip süren... Ve hepsinden öte, FETÖ gibi bir felaketi bu milletin başına musallat eden o siyaset dışı "karanlık akıl", maalesef usulca iş görmeye devam etti.
Sözün özü dostlar; Türkiye’de siyasi liderler ve partiler, ne yazık ki devletin içine çöreklenmiş bu mantıksızlıklara tam anlamıyla müdahale edemedi. İttihat ve Terakki artığı olan ve bugün kendilerini birer "klik" sanarak devleti mülkü belleyen bu yapılar, zamanında çok güzel işler yapmış olan AK Parti’nin bile kılcal damarlarına kadar sızmayı başardı.
Bugün belki toz dumandan bunu net olarak okuyamıyoruz, olayların sıcaklığı gözümüzü perdeliyor. Ama emin olun, tarih bu saçmalıkların hepsini günü geldiğinde tek tek yazacaktır.
Yine de benim umudum var. Çünkü bu millet, her defasında o "aşık" geçinen vesayetçilerin elinden demokrasisini söküp almayı başardı. Akılla ve bilimle yönetilen gerçek bir devlet aklına kavuşacağımız günler de elbet gelecek.