BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhabalar değerli dostlar!
Dünya tarihinin en zor zanaatlarından biri, yüzyılların birikimi olan bir toplumsal alışkanlığı tek bir fermanla, bir gecede yok edebileceğini sanmaktır. Bizim tarihimizde de bunun en sevimli, daha doğrusu en trajikomik örneklerinden biri 19. yüzyılda yaşandı.
Batı’nın sanayide, bilimde ve askeri alanda aldı başını gittiğini gören bizim “Devlet Aklı”, derin derin düşündü ve muazzam bir teşhis koydu: “Yahu biz bu adamların gerisinde kalıyoruz, gelin şu vatandaşları kağıt üzerinde bir eşitleyelim!”
İşte o meşhur Islahat Fermanı böyle bir panik ve iyi niyet fırtınasının ortasında doğdu. Fermanın en can alıcı, en radikal ve toplumda en çok yankı uyandıran maddelerinden biri şuydu: Gayrimüslim vatandaşlara bundan böyle rencide edici sıfatlar, özellikle de “gâvur” denmesi kesinlikle yasaklanmıştır!
Bürokrasiye göre mesele çözülmüştü. Kağıt üzerine mürekkep damlamış, ferman okunmuş, mührü basılmıştı. Artık toplumsal huzur tavan yapacak, herkes birbirine “aziz vatandaşım” diye hitap edecekti.
Fakat kazın ayağının, daha doğrusu devlet aklının düşündüğü gibi olmadığını gösteren muazzam bir yaşanmış hikâye anlatılır o dönemden…
Günün birinde, Osmanlı mahallesinin ortasında bir Müslüman vatandaş ile Hristiyan komşusu arasında ufak bir tartışma çıkar. Sinirlerine hakim olamayan Müslüman vatandaş, yüzyıllardır diline pelesenk olmuş o alışkanlıkla gürler:
“Bre koca gâvur! Çekil git şuradan, adamın canını sıkma!”
Hristiyan vatandaş durur mu? Fermanın verdiği özgüven ve hukuk bilinciyle hemen göğsünü kabartır. “Hani kanun çıkmıştı? Hani gâvur demek yasaktı?” diyerek soluğu dosdoğru kadının huzurunda alır.
Mesele büyüktür. Devletin fermanı çiğnenmiş, kanun hiçe sayılmıştır! Kadı efendi durumu öğrenince küplere biner. Derhal kolluk kuvvetlerini gönderir; bizim Müslüman vatandaşı yaka paça, yaka paça getirtip mahkeme salonunun ortasına diker.
Kadı Efendi, adalet dağıtan o yüce kürsüsünden adamı hışımla azarlamaya başlar:
“Bre mel’un! Sen ferman-ı hümayunu bilmez misin? Bilmiyor musun ki bundan sonra BÜTÜN GÂVURLARA GÂVUR DEMEK YASAKTIR!”
Bir anlık sessizlik olur mahkeme salonunda. Müslüman vatandaş mahcubiyetten başını önüne eğer… Ancak asıl trajik olanı, şikâyetçi olan Hristiyan vatandaşın durumudur. Adamcağız adalet bulmanın sevinciyle geldiği kadı huzurunda, hüzünle boynunu büker.
Çünkü kanunu uygulamakla, devleti temsil etmekle mükellef olan Kadı Efendi bile, kendi zihnindeki kalıpları yıkamamış; tek bir cümleyle adama hakaret edilmesini engellemeye çalışırken tüm dindaşlarını tek kalemde yeniden “gâvur” ilan etmiştir!
İşte bizim toplumsal tarihimizin ve devlet geleneğimizin özeti tam olarak bu fıkra gibi olayda saklıdır.
Bizim ülkemizde Devlet Aklı, ne yazık ki tarihi boyunca halkı sopayla, kanunla, talimatnameyle ve cezalarla hizaya sokmayı pek bir sevmiştir. Sanır ki resmi gazetede yayımlanan bir kararla zihniyetler bir gecede değişir, toplum bir anda muasır medeniyet seviyesine erişir.
Oysa gerçek adalet ve toplumsal huzur, tepeden inme fermanlarla değil; o toplumun ilmine, kültürüne ve sanatına yapılan yatırımlarla inşa edilir.
Tarihimize bakın: Sultan Abdülhamid döneminin hafiyelerle estirdiği o meşhur jurnalleme ve terör iklimi de, ardından gelen İttihat ve Terakki’nin gözü dönmüş siyasi cinayetleri de hep aynı köhne anlayışın ürünleridir. Bilimden, sanattan, felsefeden ve insani derinlikten uzak bir “Devlet Aklı”, ne yazık ki sadece kendi insanını ezen, felakete sürükleyen bir mekanizmaya dönüşür.
Sözün özü dostlar; devletin aklı ne zaman ki sopayı bırakıp eline bilimi, sanatı ve edebi edebi hüsnüniyeti alırsa, işte o zaman hem devlet hem de bu aziz millet hakiki bir saadete ve huzura erer.
Aksi halde, en adil kanunları bile çıkarsak, kadının huzurunda hep birlikte “Bütün gâvurlara gâvur demek yasaktır” komedisini oynamaya devam ederiz.