BÜLENT KÜÇÜK
MEMLEKET LABORATUVARI
Türkiye'nin Akıl Deneyleri
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Bilgi Medeniyet Kurar, Cehalet Onu Tüketir
Merhabalar Sevgili Dostlar,
Bir sabah aynaya bakıyoruz. Yüzümüz yerinde, saçımız yerinde, umut desen... o da filtreli. Sonra kendi kendimize diyoruz ki: "Her şey yolunda."
Gerçekten mi?
Biz galiba dünyanın en başarılı oyuncu toplumlarından biriyiz. Hollywood'un haberi olsa, topluca Oscar'a aday gösteriliriz. Çünkü biz sorun çözmekten çok, "çözülmüş gibi yapmayı" seviyoruz.
Üstelik bu öyle günlük bir alışkanlık değil. Adeta toplumsal bir yaşam biçimi.
Bozuk ekonomi mi?
"İdare ediyoruz."
Eğitimde sorun mu var?
"Eskiden de vardı."
Adalet tartışılıyor mu?
"Boş ver, bana dokunmuyor."
Böyle böyle gerçeklerle değil, gerçeklerin maketiyle yaşamaya başlıyoruz.
Aslında bu davranış biçimi yalnızca bize özgü değil. Pek çok gelişmekte olan ülkede görülen bir refleks. Çünkü gerçeği düzeltmek emek ister; "mış gibi yapmak" ise kısa vadede daha kolay görünür. Fakat uzun vadede faturası çok daha ağır olur.
İşin en ilginç tarafı ise zihinsel dünyamız.
Kendimizi zaman zaman İsveç'le, Norveç'le, Almanya'yla aynı ligde hissediyoruz.
Sebep?
"Biz de beyazız."
Sarı saçlılarımız var.
Mavi gözlülerimiz var.
Ama sınır kapısındaki görevli göz renginize değil, pasaportunuza ve ekonomik gücünüze bakıyor.
Romantik hayaller vize kuyruğunda pek işlemiyor.
Türkiye'nin Avrupa ile ilişkileri üzerine çalışan birçok akademisyen de kültürel, ekonomik ve kurumsal farkların sadece coğrafyayla kapanamayacağını uzun yıllardır anlatıyor.
Avrupalı görünmek başka...
Avrupa standartlarında yaşamak başka...
İşte can sıkıcı bölüm burada başlıyor.
Yolsuzluk konuşuluyor.
Herkes biliyor.
Kimse şaşırmıyor.
Sonra ne yapıyoruz?
"Yokmuş gibi davranıyoruz."
Oysa mesele yalnızca büyük ihaleler ya da yüksek makamlar değil.
Torpil arayan vatandaş...
Vergi kaçırmaya çalışan esnaf...
Kopyayla sınav geçen öğrenci...
Devlet malını "nasıl olsa sahipsiz" gören anlayış...
Bunların hepsi aynı kültürün farklı yüzleri.
Toplum dediğimiz şey zaten milyonlarca küçük davranışın toplamı değil mi?
Bizde çok sevilen bir cümle vardır:
"Onlar da yapıyor."
İşte bu cümle belki de en tehlikeli bahanedir.
O çalıyorsa ben de çalayım...
O torpil buluyorsa ben de bulayım...
O vergi kaçırıyorsa ben de kaçırayım...
Sonra dönüp soruyoruz:
"Neden gelişemiyoruz?"
Çünkü sistemi yalnızca yönetenler değil, sisteme katılan herkes şekillendiriyor.
Devlet dediğimiz yapı gökten inmiyor.
Onu oluşturan da biziz.
Bir başka ilginç sahne de çalışma hayatında yaşanıyor.
Bazı işverenler kapitalizmi yalnızca "çok çalıştır, az öde" olarak yorumluyor.
Oysa gelişmiş ekonomilerde üretkenlik; uzun mesaiyle değil, verimli çalışma, çalışan hakları ve iyi yönetimle sağlanıyor.
Bugün birçok Avrupa ülkesinde çalışma sürelerinin azaltılması tartışılırken biz hâlâ hafta sonunu bile lüks sayabiliyoruz.
Sonra da aynı verimliliği bekliyoruz.
Bu biraz, cep telefonunu şarj etmeden üç gün çalıştırmaya benziyor.
En başarılı performanslarımız ise sosyal medyada.
Bodrum'da gün batımı...
Altında şu cümle:
"Huzur..."
Fotoğraf bitiyor.
Kredi kartı ekstresi başlıyor.
Evin taksiti...
Arabanın borcu...
Geçim kaygısı...
Ama Instagram'da hayat şahane.
Filtreler yalnızca yüzü değil, gerçekleri de yumuşatıyor.
Bu yazının amacı kimseyi suçlamak değil.
Çünkü suçlu arıyorsak aynaya da bakmamız gerekiyor.
Toplumlar, büyük dönüşümleri küçük bireysel tercihlerle başlatır.
Dürüst kalmak...
Kurallara uymak...
Kolay yolu değil doğru yolu seçmek...
Belki bunlar tek başına ülkeyi bir günde değiştirmez.
Ama tam tersi davranışların ülkeyi bugüne getirdiğini de inkâr edemeyiz.
Öyleyse belki artık yeni bir role ihtiyacımız var.
"Mış gibi yaşayan toplum" rolünden çıkıp...
"Gerçeklerle yüzleşen toplum" rolüne geçmenin zamanı gelmedi mi?
Çünkü hayat bir tiyatro olabilir...
Ama gelecek, rol yaparak kurulmaz.