Sinema, kitlelerin duygu ve düşünce dünyasını şekillendirme, toplumsal dinamikleri harekete geçirme gücüne sahip en etkili sanat dallarından biridir. Ancak modern sinema endüstrisinde grafik şiddet sahnelerinin dozajının kontrolsüzce artması, toplumsal düzeyde ciddi bir psikolojik dönüşümü, yani duyarsızlaşmayı tetiklemektedir. Beyaz perdede sürekli olarak sergilenen parçalanmış bedenler, pervasız vahşet ve kanlı çatışmalar, başlangıçta izleyicide güçlü bir korku, tiksinti ya da şok dalgası yaratmaktadır. Ne var ki, bu tür ağır görsel uyarıcılara maruz kalma sıklığı arttıkça, insanoğlunun savunma mekanizmaları devreye girmekte ve beynin duygusal tepki verme eşiği kademeli olarak yükselmektedir. Bir süre sonra izleyici, sinema salonunda veya dijital ekran başında tanık olduğu bu aşırı şiddeti normalleştirmeye, onu sanatsal bir estetik veya sıradan bir eğlence unsuru olarak tüketmeye başlamaktadır. Bu kanıksama hali, bireyin vahşeti sorgulama yetisini elinden alarak onu şiddetin sıradan birer gözlemcisi haline getirmektedir.
Medya araçlarının ve görsel içeriklerin insan davranışı üzerindeki dönüştürücü gücü, psikoloji biliminin en önemli araştırma alanlarından birini oluşturmaktadır. Bu konuda çığır açan çalışmalar yürüten ve Sosyal Öğrenme Teorisi ile tanınan Stanford Üniversitesinden Albert Bandura, ekrandaki modellerin gücünü şu şekilde açıklamaktadır: "Medyada sergilenen şiddet, bireylere sadece saldırgan davranış kalıplarını öğretmekle kalmaz; aynı zamanda bu davranışların toplum tarafından kabul edilebilir olduğu algısını yaratarak içsel engelleri ortadan kaldırır."[1] Bandura'nın vurguladığı bu içsel engellerin ortadan kalkması, sinemada şiddetin bir problem çözme aracı, bir adalet sağlama yöntemi veya havalı bir karakter özelliği gibi sunulmasıyla doğrudan ilişkilidir. Özellikle ana akım yapımlarda intikam alan kahramanların şiddeti pervasızca kullanması, genç zihinlerde adaleti vahşetle bağdaştıran tehlikeli bir algı köprüsü kurmaktadır. Kurgusal dünyada meşrulaştırılan her darbe, gerçek dünyadaki ahlaki pusulanın sapmasına neden olmaktadır.
Estetize Edilen Vahşetin Toplumsal Empatiye Etkisi
Bu psikolojik dönüşümün en tehlikeli boyutu ise perdedeki kurgusal duyarsızlaşmanın, gerçek hayattaki toplumsal empati yeteneğini sinsice aşındırmasıdır. Sinematografik vahşete alışan bireyler, günlük yaşamlarında, ana haber bültenlerinde, sokakta ya da dijital platformlarda karşılaştıkları gerçek şiddet olaylarına, acılara ve insan hakları ihlallerine karşı da giderek daha mesafeli, kayıtsız ve soğukkanlı yaklaşabilmektedir. Medyadaki şiddetin nöropsikolojik ve davranışsal etkileri üzerine kapsamlı deneysel araştırmalar yapan Iowa Eyalet Üniversitesinden Craig A. Anderson, bu durumu somut verilerle ortaya koymaktadır. Anderson, uzun süreli maruz kalmanın yarattığı tahribatı şu sözlerle aktarır: "Grafik şiddet içeren medya unsurlarına yoğun şekilde maruz kalmak, bireylerin gerçek hayattaki mağdurların acılarına karşı fizyolojik olarak daha az tepki vermesine neden olmakta ve yardım etme eğilimini anlamlı oranda düşürmektedir."[2] Bu bilimsel gerçek, sinema salonundan çıkan bireyin toplumsal dayanışma ruhunun nasıl zedelendiğini net bir biçimde açıklamaktadır. Perdedeki yapay kan, gerçek hayattaki gözyaşını görünmez kılmaktadır.
Şiddetin görsel bir şölene dönüştürülerek estetize edilmesi, tüketim toplumunun en organize haz arayışlarından biri haline gelmiştir. Yönetmenlerin kamera açıları, ses efektleri ve gelişmiş montaj teknikleriyle vahşeti adeta göze hoş gelen bir koreografi gibi sunması, izleyicinin savunma mekanizmalarını tamamen devreye dışı bırakmaktadır. Acı çeken bir insanın çığlığı, arkaya yerleştirilen ritmik bir müzikle eğlenceli bir sekanza dönüştürülebilmektedir. Bu durum, bireyin olaylar karşısında rasyonel ve vicdani bir muhakeme yapmasını engeller. Şiddet, altındaki trajediden arındırılarak sadece görsel bir uyarana indirgendiğinde, insan zihni bu uyaranı tıpkı bir bilgisayar oyunu dinamiği gibi algılamaya başlar. Sonucunda ise acıya karşı geliştirilen bu yabancılaşma, toplumsal bağların çözülmesine ve bireylerin birbirinin yarasına karşı körleşmesine kapı aralamaktadır.
Kitle Kültürünün Kıskacında Körelen Kolektif Refleksler
Görsel kültürün ve sinematografik dilin toplumsal doku üzerindeki etkilerini Türkiye özelinde ve kitle sosyolojisi bağlamında değerlendiren İstanbul Üniversitesinden Veysel Batmaz, ekran karşısındaki insanın dönüşümünü daha derin bir boyuta taşımaktadır. Batmaz, kitle iletişim araçlarının bireyi yalnızlaştıran ve pasifleştiren doğasını şu şekilde ele almaktadır: "Sinematografik şiddetin pervasızca üretimi, izleyiciyi etken bir sorgulayıcı olmaktan çıkarıp edilgen bir röntgenciye dönüştürür; bu durum toplumun kolektif vicdani reflekslerini felç ederek şiddete karşı direnç gösterme iradesini kırar."[3] Batmaz'ın işaret ettiği bu vicdani felç durumu, sinemadaki pervasız üretimin toplumu getirdiği eşiği gözler önüne sermektedir. Bireyler, haksızlığa ve zulme karşı ses çıkarmak yerine, yaşananları tıpkı bir film sahnesi izliyormuş gibi soğukkanlılıkla seyretmeyi tercih etmektedir.
Görsel şiddetin pervasızca üretimi ve tüketimi, insanlığı evrensel bir empati krizine doğru sürüklemektedir. Sinema, insan ruhunu yüceltme ve toplumsal farkındalık yaratma gücünü, ticari kaygılar uğruna vahşeti estetize etmek için kullandığında kendi varoluş amacına da ihanet etmiş olmaktadır. Bireyleri birer pasif gözlemciye dönüştüren bu süreç, toplumun en temel harcı olan yardımlaşma ve acıyı paylaşma duygusunu ortadan kaldırmaktadır. İnsanlık, perdedeki kurgusal karanlığa teslim oldukça, gerçek dünyadaki aydınlığı ve birbirinin sesini duyma yetisini de kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Geleceğin toplum yapısını, ekran başındaki soğukkanlı izleyiciler değil, perdenin arkasındaki gerçeği görebilen ve toplumsal acılara karşı kalbi hala ürperebilen duyarlı zihinler inşa edecektir.
[1] Albert Bandura, Stanford Üniversitesi, "Medyada sergilenen şiddet, bireylere sadece saldırgan davranış kalıplarını öğretmekle kalmaz; aynı zamanda bu davranışların toplum tarafından kabul edilebilir olduğu algısını yaratarak içsel engelleri ortadan kaldırır.", Aggression: A Social Learning Analysis, Englewood Cliffs, 1973
[2] Craig A. Anderson, Iowa Eyalet Üniversitesi, "Grafik şiddet içeren medya unsurlarına yoğun şekilde maruz kalmak, bireylerin gerçek hayattaki mağdurların acılarına karşı fizyolojik olarak daha az tepki vermesine neden olmakta ve yardım etme eğilimini anlamlı oranda düşürmektedir.", Media Violence and Desensitization, New York, 2007
[3] Veysel Batmaz, İstanbul Üniversitesi, "Sinematografik şiddetin pervasızca üretimi, izleyiciyi etken bir sorgulayıcı olmaktan çıkarıp edilgen bir röntgenciye dönüştürür; bu durum toplumun kolektif vicdani reflekslerini felç ederek şiddete karşı direnç gösterme iradesini kırar.", Kitle İletişim Kuramları ve Medya Sosyolojisi, İstanbul, 2011
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."