Kaygı Neden Sürekli Devam Eder?
Kaygı, insan yaşamını koruyan doğal savunma mekanizmalarından biridir. Gerçek bir tehlike karşısında dikkatimizi artırır, hızlı karar vermemizi sağlar ve bizi olası risklere karşı hazırlar. Ancak bu sistem ortada somut bir tehdit bulunmadığı hâlde sürekli çalışmaya başladığında koruyucu olmaktan çıkar ve yaşam kalitesini bozan kronik bir yük hâline gelir. Yaygın Anksiyete Bozukluğu yaşayan bireyler, günün büyük bölümünde sağlık, aile, çocuklar, ekonomik durum, iş yaşamı veya gelecekle ilgili bitmek bilmeyen endişeler taşırlar. Bu kaygılar çoğu zaman gerçek risklerle orantılı değildir; buna rağmen kişi zihnindeki olumsuz senaryoları durdurmakta güçlük çeker. Beynin özellikle korku ve tehdit algısında önemli görev üstlenen amigdala bölgesi bu süreçte daha duyarlı çalışabilirken, değerlendirme ve mantıklı düşünmeden sorumlu prefrontal korteksin düzenleyici etkisi yeterince güçlü olmayabilir. Sonuçta beyin, belirsizliği tehlike olarak yorumlamaya eğilim gösterir. Psikiyatrist Aaron T. Beck, "Anksiyete yaşayan bireyler, belirsiz durumları olduğundan daha tehdit edici değerlendirme eğilimindedir."[1] sözleriyle bu bilişsel mekanizmayı açıklamaktadır. Günümüzde nörobilim araştırmaları, genetik yatkınlık, çocukluk deneyimleri, travmalar, kişilik özellikleri ve uzun süreli stresin birlikte etkileyerek bu bozukluğun ortaya çıkmasına katkıda bulunduğunu göstermektedir. Dolayısıyla Yaygın Anksiyete Bozukluğu ne yalnızca irade eksikliği ne de basit bir kişilik özelliğidir; biyolojik, psikolojik ve sosyal etkenlerin bir araya gelmesiyle gelişen karmaşık bir ruh sağlığı problemidir.
Sürekli Tetikte Olmanın Beyin Ve Beden Üzerindeki Etkileri
Yaygın Anksiyete Bozukluğu'nun en yıpratıcı özelliklerinden biri, kişinin kendisini sürekli tetikte hissetmesidir. Psikolojide hipervijilans olarak adlandırılan bu durum, çevredeki en küçük uyaranın bile olası bir tehdit gibi algılanmasına neden olabilir. İnsan beyni, milyonlarca yıllık evrim boyunca tehlikeleri hızla fark edecek şekilde gelişmiştir. Gerçek bir tehdit karşısında devreye giren "savaş ya da kaç" tepkisi kalp atışlarını hızlandırır, kasları gerer ve dikkati artırır. Ancak Yaygın Anksiyete Bozukluğu olan bireylerde bu sistem çoğu zaman gerçek bir tehlike bulunmadığı hâlde devrede kalabilir. Nörobilimci Joseph LeDoux, "Beyindeki korku devreleri, bazen gerçek tehlike olmadan da alarm oluşturabilir."[2] değerlendirmesiyle bu mekanizmayı açıklamaktadır. Sürekli çalışan alarm sistemi yalnızca zihni değil, bütün bedeni etkiler. Kaslarda gerginlik, çene sıkma, boyun ve sırt ağrıları, çarpıntı, mide-bağırsak sorunları, nefes alma güçlüğü, uykuya dalmakta zorlanma ve gün boyu devam eden yorgunluk sık görülen belirtiler arasındadır. Uzun süre devam eden yüksek stres hormonları bağışıklık sistemini de olumsuz etkileyebilir ve kişinin enfeksiyonlara karşı direncini azaltabilir. Bunun yanında dikkat sürekli olası tehditlere yöneldiği için konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık ve karar vermede zorlanma gibi bilişsel sorunlar da ortaya çıkabilir. Kişi fiziksel olarak bulunduğu ortamda olsa bile zihni sürekli gelecekte yaşanabilecek olumsuz ihtimalleri hesaplamakla meşguldür. Böylece gerçek yaşamın yerini, henüz gerçekleşmemiş senaryolar almaya başlar ve birey içinde bulunduğu anın keyfini yaşamakta giderek zorlanır.
Anksiyete Döngüsü Nasıl Kırılabilir?
Yaygın Anksiyete Bozukluğu tedavi edilebilir bir ruh sağlığı sorunudur ve erken dönemde destek alınması yaşam kalitesini önemli ölçüde artırmaktadır. İlk adım, sürekli kaygının kişinin karakterinin değişmez bir parçası olmadığını kabul etmektir. Beyin öğrenebildiği gibi yeniden öğrenebilir ve tehdit algısını zaman içinde sağlıklı biçimde düzenleyebilir. Bu süreçte etkinliği en güçlü bilimsel kanıtlarla desteklenen yöntemlerden biri Bilişsel Davranışçı Terapidir. Bu terapi yaklaşımı, kişinin felaketleştirme eğilimini fark etmesini, gerçekçi düşünme becerilerini geliştirmesini ve kaygıyı sürdüren davranış kalıplarını değiştirmesini hedefler. Klinik psikolog David H. Barlow, "Kaygının sürmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri, belirsizliğe karşı geliştirilen sürekli kaçınma davranışlarıdır."[3] diyerek tedavide yalnızca düşüncelerin değil, davranışların da değiştirilmesi gerektiğini vurgulamaktadır. Bunun yanında bilinçli farkındalık uygulamaları, düzenli fiziksel aktivite, kaliteli uyku, nefes egzersizleri ve gevşeme teknikleri sinir sisteminin yeniden dengelenmesine katkı sağlayabilmektedir. Belirtilerin şiddetli olduğu durumlarda psikiyatri uzmanı tarafından planlanan ilaç tedavisi de tedavi sürecinin önemli bir parçası olabilir. Uygun tedavi, düzenli takip ve yaşam alışkanlıklarında yapılacak sağlıklı değişikliklerle birçok kişi kaygının yaşamını yönetmesine izin vermeden üretken ve dengeli bir hayat sürdürebilmektedir. Gerçek özgürlük, hayatımızdaki bütün belirsizlikleri ortadan kaldırmak değil; belirsizliklerle yaşayabilecek psikolojik esnekliği geliştirebilmektir.
[1] Aaron T. Beck, University of Pennsylvania, "Anksiyete yaşayan bireyler, belirsiz durumları olduğundan daha tehdit edici değerlendirme eğilimindedir.", Cognitive Therapy and the Emotional Disorders, Philadelphia, 1976.
[2] Joseph LeDoux, New York University, "Beyindeki korku devreleri, bazen gerçek tehlike olmadan da alarm oluşturabilir.", The Emotional Brain, New York, 1996.
[3] David H. Barlow, Boston University, "Kaygının sürmesini sağlayan en önemli etkenlerden biri, belirsizliğe karşı geliştirilen sürekli kaçınma davranışlarıdır.", Anxiety and Its Disorders, Boston, 2002.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."