İnsanlık, var olduğu günden bu yana gökyüzüne bakıp evrenin sınırlarını merak ederken, aynı zamanda kendi içine dönüp "Ben kimim?" sorusuna yanıt aramıştır. Klasik nörobilim, bu sorunun cevabını beynimizdeki yaklaşık seksen altı milyar nöronun birbiriyle kurduğu elektriksel ve kimyasal bağlarda bulduğunu iddia eder. Bu yaklaşıma göre düşüncelerimiz, anılarımız ve hatta benlik hissimiz, milyarlarca hücrenin senkronize bir şekilde ateşlenmesinden doğan bir yan üründür. Ancak bu materyalist açıklama, felsefe dünyasında bilincin zor problemi olarak adlandırılan o büyük duvarı aşmaya yetmemektedir. Et ve kemikten yapılmış, karbon tabanlı bir organ, nasıl oluyor da bir gün batımı karşısında büyülenebiliyor, acıyı hissedebiliyor veya varoluşsal sancılar çekebiliyor? İşte tam bu noktada, klasik fiziğin sınırlarını zorlayan bazı araştırmacılar, bilincin kaynağının nöronların çok daha derinlerinde, hücrenin moleküler iskeletinde saklı olabileceğini ileri sürmüşlerdir.
"Bilincin sadece sinapslar arası kimyasal bir alışveriş olduğunu düşünmek, bir bilgisayarın içindeki yazılımın harika doğasını sadece kablolardan geçen akımla açıklamaya benzer; asıl gizem hücrenin içindeki kuantum mekaniğinde saklıdır."[1] Bu iddialı yaklaşım, geleneksel tıp dünyasının beyni sadece biyolojik bir makine olarak gören katı duvarlarında büyük bir çatlak yaratmıştır. Anestezi altındaki hastaların bilinçlerini kaybetmelerine rağmen beyinlerindeki elektriksel aktivitenin tamamen durmaması, araştırmacıları elektriğin ötesinde bir yapı aramaya itmiştir. Hücre bölünmesinde, hücre içi taşımacılıkta ve hücrenin şekil almasında görev alan mikrotübüller, içlerindeki tübülin proteinlerinin dizilimi sayesinde birer nano-bilgisayar gibi hareket etme potansiyeline sahiptir. Teorisyenler, bu mikrotübüllerin sadece yapısal birer direk olmadığını, aynı zamanda evrenin temel dokusuyla doğrudan bağ kurabilen, kuantum durumlarını koruma yeteneğine sahip özel alanlar olduğunu savunmaktadır.
"Evrenin geometrik dokusuyla beynin en küçük protein yapıları arasında moleküler bir rezonans vardır ve bilinç, bu iki yapının yönlendirilmiş nesnel indirgenme yoluyla bir araya gelmesiyle tetiklenir."[2] Bu görüş, bilinci beynin ürettiği bir şey olmaktan çıkarıp, evrende zaten var olan evrensel bir alanın beyin tarafından algılanması sürecine dönüştürmektedir. Yani beyin, bilinci üreten bir fabrika değil; televizyon dalgalarını toplayıp görüntüye dönüştüren bir alıcı gibi çalışmaktadır. Bu alıcının en hassas antenleri ise hücre içindeki mikrotübüllerdir. Kuantum bilgisayarlarındaki kübitler gibi, aynı anda hem sıfır hem de bir konumunda bulunabilen tübülin proteinleri, saniyenin milyonda birinde süperpozisyon durumuna geçerek devasa bir işlem gücü açığa çıkarmaktadır. Bu durum, insan zihninin bilgisayarlardan neden farklı olduğunu ve neden yapay zekanın asla gerçek bir "ruh" veya "benlik" geliştiremeyeceğini açıklamak için kullanılan en güçlü felsefi dayanaklardan biri haline gelmiştir.
Ancak bilim dünyası, bu heyecan verici ve mistik kokan teoriyi hemen bağrına basmamıştır. Evrenin kuantum yasaları genellikle mutlak sıfıra yakın, dış etkilerden tamamen yalıtılmış laboratuvar ortamlarında gözlemlenebilirken; insan beyni gibi sıcak, ıslak ve sürekli bir gürültü barındıran bir biyolojik yapıda bu hassas dengelerin nasıl korunabileceği sorusu, teorinin önündeki en büyük bilimsel engel olarak durmaktadır. "Biyolojik sistemlerin kaotik doğası göz önüne alındığında, mikrotübüller içindeki kuantum eşevreliliğinin nanosaniyeler bile sürmeden çevre gürültüsü nedeniyle yok olması kaçınılmazdır; bu nedenle beynin bir kuantum bilgisayarı gibi çalıştığını iddia etmek bilimsel temelden yoksundur." [3] Bu eleştiri, teorinin uzun yıllar boyunca ana akım bilim tarafından spekülatif bir fantezi olarak görülmesine yol açmıştır. Kuantum dalga fonksiyonunun bu kadar hızlı çökmesi, mikrotübüllerin kuantum tabanlı bir bilinç alanı yaratmasına izin vermeyecek kadar büyük bir fiziksel gerçektir.
Son yıllarda gelişen hassas ölçüm teknolojileri ve laboratuvar ortamlarında yapılan mikrotübül deneyleri ise bu tartışmaya tamamen yeni bir boyut kazandırmıştır. Araştırmacılar, mikrotübüllerin ultraviyole ışığı emdikten sonra bu enerjiyi beklenenden çok daha uzun süre bünyelerinde tutabildiklerini ve gecikmeli lüminesans adı verilen bir kuantum optik olgu sergilediklerini keşfetmişlerdir. Bu durum, biyolojik dokuların sanıldığı kadar korumasız olmadığını, aksine kuantum durumlarını korumak için özel moleküler kalkanlara sahip olabileceğini düşündürmektedir. Deneyler henüz insan ruhunun varlığını ya da bilincin evrensel bir kaynaktan geldiğini kesin olarak kanıtlamasa da, biyolojinin kuantum dünyasından tamamen kopuk olmadığını göstermesi açısından devrim niteliğindedir.
Maddenin en küçük parçacıklarının sergilediği bu tuhaf davranışlar ile insan zihninin en karmaşık süreçleri arasındaki o görünmez bağ, bilimin en büyüleyici cephesini oluşturmaktadır. Belki de bir gün laboratuvardan çıkacak kesin veriler, filozofların binlerce yıldır üzerine düşündüğü ruh kavramını kuantum denklemleriyle formüle etmemizi sağlayacaktır. Hücrenin içindeki bu nano-mikroskobik labirentler, bizi sadece biyolojinin sınırlarına değil, evrenin ve varoluşun en derin sırlarına götüren birer kozmik kapı olabilir.
[1] Stuart Hameroff, Arizona Üniversitesi, "Anestezi mekanizmaları ve hücresel iskeletin kuantum hesaplama kapasitesi üzerindeki etkileri", Anesthesiology Research, Tucson, bin dokuz yüz doksan altı
[2] Roger Penrose, Oxford Üniversitesi, "Zihnin gölgeleri ve insan bilincinin matematiksel olmayan kuantum temelleri", Oxford University Press, Oxford, bin dokuz yüz doksan dört
[3] Max Tegmark, Massachusetts Teknoloji Enstitüsü, "Beyin süreçlerinde kuantum eşevreliliğinin önemi ve zaman ölçeklerinin hesaplanması", Physical Review E, Boston, iki bin
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."