İnsanlık, var olduğu ilk günden bu yana başını gökyüzüne her kaldırdığında ve gözlerini her kapattığında aynı kadim soruyla yüzleşti: Biz kimiz ve uykuya daldığımızda nereye gidiyoruz? Klasik nörobilim, uykunun o gizemli evrelerinde yaşadığımız sıra dışı ve canlı rüya deneyimlerini son derece rasyonel bir çerçeveye oturtur. Modern tıbba göre beyin, gün boyu biriken devasa bilgi yığınını ayıklamak, kısa süreli hafızayı uzun süreli hafızaya konsolide etmek ve talamus ile neokorteks arasındaki rastgele nöral sinyalleri anlamlandırmak için harika bir biyolojik bilgisayar gibi çalışır. Ancak insan zihni, rüyalarında daha önce ayak basmadığı ama kendisine aşırı tanıdık gelen sokaklarda yürüdüğünde, hayatında hiç karşılaşmadığı insanlarla derin duygusal bağlar kurduğunda ya da zihnin direksiyonuna tamamen geçtiği aşırı gerçekçi berrak rüya deneyimleri yaşadığında, bu biyolojik açıklamalar ruhsal ve felsefi bir açlığı doyurmakta yetersiz kalır. İşte bu noktada teorik fizik ile bilincin sınırları kesişir ve kuantum mekaniğinin en iddilı yaklaşımları, rüyaların doğasına bambaşka bir boyut kazandırır.
Kuantum dünyasının o akılalmaz ve parçacıkların aynı anda birden fazla yerde bulunabilmesini öngören yapısı, makro evrene uyarlandığında karşımıza çoklu evrenler hipotezini çıkarır. Bu teorinin merkezinde yer alan felsefi ve spekülatif yaklaşım, "Evrendeki her kuantum ölçümü ve olasılığı, evrenin sürekli olarak yeni ve bağımsız paralel kollara ayrılmasına neden olur; bu durum her alternatif gerçekliğin kendi içinde eşzamanlı olarak varlığını sürdürmesi demektir."[1] Fiziksel bedenimiz yatağa uzanıp uyku moduna geçtiğinde, beş duyu organımızın dış dünyayla olan bağı neredeyse tamamen kopar. Bazı kuantum bilinç teorisyenleri, tam da bu evrede beynin o katı, analitik ve rasyonel filtresinin gevşediğini ileri sürer. Gündelik hayatın telaşıyla baskılanan bilincimiz, sınırlarını aşarak kuantum dolanıklık yoluyla diğer boyutlardaki alternatif yaşam çizgilerimize anlık ziyaretler gerçekleştiriyor olabilir. Anadolu irfanında ve Doğu felsefesinde rüyaların "başka alemlere açılan pencereler" olarak görülmesi ile modern kuantum fiziğinin bu spekülatif evrenler arası köprü fikri, zamanın ötesinde estetik bir uyum sergiler.
Zihnimizin bu derinliklerinde saklanan sırları ararken, bilincin sadece et ve kemikten ibaret olmadığını savunan fizikçiler devreye girer. Onlara göre, "Bilinç, beynin içindeki nöronların basit bir yan ürünü olamaz; atom altı seviyedeki mikrotübüllerde gerçekleşen kuantum süreçlerin organize bir biçimde indirgenmesiyle şekillenen evrensel bir olgudur."[2] Bu yaklaşım doğrultusunda, uyku esnasında dış dünyadan izole olan zihnin, evrenin dokusundaki kuantum kodlarıyla etkileşime girmesi çok daha anlamlı hale gelir. Zira yaşamı ve kozmosu şekillendiren temel gücün biyolojik bir algı olduğunu unutmamak gerekir; çünkü "Uzay ve zaman, nesnelerin dışsal birer kabuğu değil, tamamen bilincimizin formlarıdır; bu nedenle biyosantrik açıdan rüyalar, bilincin çoklu evrensel olasılıklar arasında seyahat ettiği gerçek deneyimlerdir."[3] Rüyalarımızda hissettiğimiz o sarsıcı gerçeklik duygusu, belki de tam olarak bu algı formlarının sınırlarını aşmamızla ilgilidir.
Modern bilimin koridorlarında bu büyüleyici hipotezin laboratuvar ortamında kanıtlanmış ampirik bir karşılığını aramak, şimdilik bizi cevapsız bırakacaktır. Çünkü ana akım fizik yasalarına göre, beynin sıcak, ıslak ve karmaşık makro yapısında kuantum eşevreliliğinin, yani atom altı parçacıkların o hassas bilgi bağının dış etkilerden korunarak uzun süre hayatta kalması imkansıza yakındır. Çevresel faktörler, evrenler arası kurulabilecek olası bir kuantum köprüsünü bir radyo frekansının parazitlerle kesilmesi gibi hızla bozar. Ancak mikro dünya ile makro dünya arasındaki bu aşılmaz gibi görünen duvar, insan bilincinin evreni algılama ve onu dönüştürme arzusunun önüne geçemez. Rüyaların paralel evrenlerin kıyısına vuran dalgalar olduğu fikri, rasyonel bir kesinlikten ziyade, insanın kendi varoluşunun sınırlarını keşfetme çabasının romantik ve entelektüel bir ürünüdür. Gözlerimizi her kapattığımızda, belki de sadece dinlenmiyoruz; kozmosun milyarlarca olasılığından sızan hikayelerin içinde, kendimizin hiç tanışmadığı diğer yüzleriyle sessizce selamlaşıyoruz.
[1] Hugh Everett, Princeton University, "Evrendeki her kuantum ölçümü ve olasılığı, evrenin sürekli olarak yeni ve bağımsız paralel kollara ayrılmasına neden olur; bu durum her alternatif gerçekliğin kendi içinde eşzamanlı olarak varlığını sürdürmesi demektir.", Reviews of Modern Physics, New Jersey, 1957
[2] Sir Roger Penrose, University of Oxford, "Bilinç, beynin içindeki nöronların basit bir yan ürünü olamaz; atom altı seviyedeki mikrotübüllerde gerçekleşen kuantum süreçlerin organize bir biçimde indirgenmesiyle şekillenen evrensel bir olgudur.", Shadows of the Mind, Oxford, 1994
[3] Dr. Robert Lanza, Wake Forest University School of Medicine, "Uzay ve zaman, nesnelerin dışsal birer kabuğu değil, tamamen bilincimizin formlarıdır; bu nedenle biyosantrik açıdan rüyalar, bilincin çoklu evrensel olasılıklar arasında seyahat ettiği gerçek deneyimlerdir.", Biocentrism, Boston, 2009
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."