Coğrafya Kader Midir?
İnsan toplumlarının gelişimini açıklarken coğrafyayı göz ardı etmek mümkün değildir. İklim, tarıma elverişli topraklar, su kaynakları, denizlere ulaşım, doğal sınırlar ve hastalıkların yayılma biçimleri toplumların tarih boyunca karşılaştığı fırsatları ve sınırlamaları etkilemiştir. Jared Diamond'ın Tüfek, Mikrop ve Çelik adlı çalışmasının temel yaklaşımı da coğrafyanın, farklı toplumların tarihsel gelişim yollarını şekillendiren önemli başlangıç koşulları oluşturduğudur. “Coğrafya, tarihin nasıl geliştiğini şekillendirdi.”[1] Diamond'ın yaklaşımında coğrafya, toplumların karşılaştığı imkânları ve kısıtları anlamak açısından önemli bir değişkendir.
Ancak coğrafyayı bir kader yasası olarak görmek başka bir şeydir. Aynı coğrafyada yaşayan veya birbirine çok yakın toplulukların zaman içinde büyük refah farklılıkları ortaya koyması, fiziksel çevrenin tek başına yeterli açıklama olmadığını gösterir. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, Amerika Birleşik Devletleri ile Meksika arasındaki Nogales bölgesidir. Aynı kentin iki yakası büyük ölçüde aynı iklimi, aynı coğrafi özellikleri ve benzer bir tarihsel geçmişi paylaşırken, iki farklı siyasal ve ekonomik sistemin içinde yaşamaktadır. Bu örnek, coğrafyanın önemini reddetmekten çok, aynı coğrafi koşullar altında kurumların farklı sonuçlar üretebileceğini göstermesi bakımından önemlidir. Acemoğlu ve Robinson da bu örneği, kurumların refah üzerindeki etkisini açıklamak için kullanmıştır.
Dolayısıyla mesele “coğrafya mı, kurumlar mı?” şeklinde iki seçenekli bir soruya indirgenemez. Coğrafya başlangıç koşullarını etkileyebilir; fakat toplumların bu koşullara nasıl cevap vereceğini siyasal kararlar, teknoloji, eğitim, hukuk ve ekonomik kurumlar da belirler. Verimli topraklara sahip olmak tarımsal üretim için avantaj sağlayabilir; ancak mülkiyet hakkının güvencesiz olduğu, hukuki anlaşmazlıkların öngörülemez biçimde çözüldüğü veya yatırımcının geleceğe güvenemediği bir ortamda bu avantajın ekonomik değeri sınırlanabilir.
Bu nedenle bir ülkenin gelişmişliğini yalnızca harita üzerinde aramak yerine, o haritanın üzerinde çalışan kurumlara bakmak gerekir. Aynı doğal kaynağa sahip iki ülkenin neden farklı sonuçlara ulaştığını anlamak için yalnızca yer altındaki maden miktarını değil, o madenin nasıl işletildiğini, gelirinin nasıl dağıtıldığını ve kamu kaynaklarının kim tarafından denetlendiğini de sormak gerekir.
Kurumlar Ekonominin Görünmeyen Altyapısıdır
Ekonomik hayatın işleyebilmesi için insanların birbirlerine ve kurallara belirli ölçüde güvenmesi gerekir. Bir girişimci yatırım yaparken yalnızca ürününün satılıp satılmayacağını düşünmez. Mülkiyetinin korunacağını, sözleşmelerinin uygulanacağını, vergilerin öngörülebilir olacağını ve bir uyuşmazlık çıktığında bağımsız bir yargı mekanizmasına başvurabileceğini de hesaba katar. Bu unsurların tamamı ekonominin görünmeyen altyapısını oluşturur.
Douglass North'un kurumsal iktisada yaptığı en önemli katkılardan biri, kurumların ekonomik davranışları belirleyen kurallar ve sınırlamalar olduğunu göstermesidir. North'un ünlü tanımında kurumlar, toplumdaki etkileşimleri şekillendiren “oyunun kuralları” olarak ifade edilir.[2] Ona göre kurumlar yalnızca anayasa ve yasalar gibi resmî kurallardan oluşmaz; gelenekler, toplumsal normlar ve davranış biçimleri de ekonomik ve siyasal ilişkilerin nasıl yürütüldüğünü etkiler. Kurumların önemli işlevlerinden biri belirsizliği azaltarak insanların geleceğe ilişkin kararlar almasını kolaylaştırmaktır.
Bu bakımdan hukuk devleti yalnızca mahkemelerin çalışması anlamına gelmez. Hukuk devletinin ekonomik karşılığı, kuralların önceden bilinebilir olması ve bu kuralların kişilere göre değişmemesidir. Bir ülkede güçlü olanın farklı, sıradan vatandaşın farklı kurallara tabi olduğu düşüncesi yerleşirse ekonomik ilişkiler de bundan etkilenir. İnsanlar üretmek yerine ilişkilerini güçlendirmeye, yatırım yapmak yerine varlıklarını güvence altına almaya veya yeteneklerini geliştirmek yerine doğru çevrelere ulaşmaya yönelebilir. Böyle bir ortamda toplumun enerjisi üretimden uzaklaşır.
Liyakat de bu kurumsal yapının önemli parçalarından biridir. Kamu görevlerine insanların bilgi ve yeteneklerinden çok kişisel veya siyasi bağlantıları nedeniyle getirildiği bir sistemde devletin karar verme kapasitesi zamanla zayıflayabilir. Bir ekonomi ne kadar büyük olursa olsun, onu yöneten kurumların niteliği düşükse kaynakların verimli kullanılması zorlaşır. Buna karşılık liyakatli bürokrasi, bağımsız denetim ve öngörülebilir hukuk sistemi, devletin sahip olduğu kaynakların daha etkili kullanılmasına yardımcı olur.
Daron Acemoğlu'nun kurumlar üzerine çalışmaları bu ilişkiyi daha geniş bir çerçeveye taşır. Acemoğlu ve James A. Robinson, siyasi ve ekonomik kurumları genel olarak kapsayıcı ve çıkarıcı kurumlar şeklinde ayırır. Kapsayıcı kurumlar daha geniş toplum kesimlerinin ekonomik ve siyasal hayata katılmasına, mülkiyet haklarının korunmasına ve insanların yeteneklerini kullanabilecekleri fırsatların oluşmasına imkân verir. Çıkarıcı kurumlarda ise siyasi ve ekonomik güç daha dar bir grubun elinde toplanır ve sistemin ürettiği kaynaklar geniş toplum kesimleri yerine ayrıcalıklı çevrelerin çıkarına yönlendirilebilir. Bu yaklaşım, kurumların yalnızca yönetim biçimi değil, ekonomik teşviklerin nasıl oluştuğu açısından da önemli olduğunu ortaya koyar.
Acemoğlu'nun iki bin yirmi dört yılında Ekonomi Bilimleri alanında Nobel Ödülü'ne layık görülmesi de kurumlar ile refah arasındaki ilişkinin çağdaş iktisat açısından ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Nobel Komitesi, Acemoğlu, Simon Johnson ve James A. Robinson'ın kurumların nasıl oluştuğu ve refahı nasıl etkilediğine ilişkin çalışmalarını ödülün temel gerekçesi olarak açıklamıştır. Acemoğlu Nobel konuşmasında kapsayıcı kurumların demokratik katılım, hukukun üstünlüğü ve ekonomik fırsatlara geniş erişim yoluyla ortak refaha katkı sağladığını vurgulamıştır.
Türkiye'nin Refah Yolunda Asıl Sermayesi
Türkiye'nin ekonomik geleceği değerlendirilirken yalnızca doğal kaynaklara veya coğrafi konuma bakmak yetersizdir. Ülkenin Avrupa ile Asya arasındaki konumu, geniş iç pazarı, sanayi altyapısı, tarımsal üretim kapasitesi ve girişimcilik kültürü önemli avantajlardır. Fakat bu avantajların kalıcı refaha dönüşebilmesi, onları yöneten kurumların kalitesiyle yakından ilişkilidir.
Türkiye'nin özellikle üretim, ihracat, savunma sanayii, otomotiv, makine, tekstil, gıda ve çeşitli teknoloji alanlarında oluşturduğu kapasite, ülkenin yalnızca tüketen değil üreten bir ekonomi olma potansiyelini göstermektedir. Ancak üretim kapasitesinin sürdürülebilir olması için hukuk güvenliği, nitelikli eğitim, bilimsel araştırma, liyakatli kamu yönetimi ve uzun vadeli ekonomik politikalar birbirini tamamlamalıdır.
Burada gelişmiş ülkelerden alınabilecek en önemli derslerden biri, ekonomik refahın yalnızca yüksek teknolojiye sahip olmakla ortaya çıkmadığıdır. Teknolojiyi geliştiren bilim insanının, yatırım yapan girişimcinin, üretim yapan sanayicinin ve kamu hizmeti veren memurun aynı kurumsal sistem içinde güvenle çalışabilmesi gerekir. Bir ülkede yetenekli insanların önünün açık olduğuna dair inanç güçlenirse insan sermayesi ülkenin en önemli ekonomik varlıklarından birine dönüşür.
Şeffaflık da bu yapının ayrılmaz parçasıdır. Kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı biliniyor, karar alma süreçleri denetlenebiliyor ve vatandaş yöneticilerden hesap sorabiliyorsa kurumlara duyulan güven artar. Güvenin olmadığı yerde ise ekonomik maliyetler görünmez biçimde büyüyebilir. İnsanlar daha kısa vadeli kararlar alır, yatırımlarını erteleyebilir ve risk almak yerine kendilerini korumaya çalışabilir.
Türkiye'nin önündeki temel mesele bu nedenle yalnızca daha fazla üretmek değildir. Daha kaliteli kurumlar içinde daha fazla üretmek gerekir. Çünkü üretim ile hukuk arasında doğrudan bir bağ vardır: Üretim yapan kişinin mülkiyetinin korunacağına, emeğinin karşılığını alacağına ve kuralların öngörülebilir olacağına inanması gerekir. Bilim insanının araştırmasının değer göreceğine, girişimcinin başarısının bağlantılardan bağımsız olarak mümkün olduğuna ve kamu görevlisinin görevini liyakat temelinde sürdürebileceğine yönelik güven, ekonomik kalkınmanın görünmeyen sermayesidir.
Bir ülkenin kaderini yalnızca dağları, nehirleri, madenleri veya denizlere yakınlığı belirlemez. Coğrafya toplumlara başlangıç koşulları sunabilir; fakat bu koşulların nasıl değerlendirileceğine insanlar ve onların oluşturduğu kurumlar karar verir. Hukukun üstünlüğünün korunduğu, ekonomik fırsatların geniş kesimlere açık olduğu, liyakatin ödüllendirildiği ve kamu gücünün şeffaf biçimde denetlendiği bir sistem, sahip olduğu kaynakları daha yüksek bir toplumsal refaha dönüştürme kapasitesine sahiptir. Bir ülkenin en değerli doğal kaynağı çoğu zaman toprağın altında değil, kurumlarının içinde bulunur.[3]
[1] Jared Diamond, Kaliforniya Üniversitesi, Los Angeles, “Coğrafya, toplumların tarihsel gelişim yollarını şekillendiren temel faktörlerden biridir.”, Guns, Germs, and Steel: The Fates of Human Societies, New York, 1997.
[2] Douglass C. North, Washington Üniversitesi, “Kurumlar toplumun oyunun kurallarıdır; insan etkileşimlerini şekillendiren kurallar ve sınırlamalardan oluşur.”, Institutions, Institutional Change and Economic Performance, Cambridge, 1990.
[3] Daron Acemoğlu, Massachusetts Institute of Technology, “Kapsayıcı kurumlar; demokratik katılım, hukukun üstünlüğü ve ekonomik fırsatlara geniş erişim yoluyla ortak refaha önemli katkı sağlar.”, Nobel Prize Banquet Speech, Stockholm, 2024.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."