Liyakat Kaybolduğunda Devlet Neden Zayıflar?
Bir devletin dışarıdan güçlü görünmesi, içeride gerçekten güçlü olduğu anlamına gelmez. Büyük ordular, yüksek kamu binaları, geniş bürokratik teşkilatlar ve gelişmiş teknolojiler bir devletin maddi kapasitesini gösterebilir. Fakat bütün bu yapıların arkasında doğru karar verebilen, kurallara bağlı çalışan ve kamu yararını kişisel çıkarlardan üstün tutan insanlar bulunmuyorsa devletin kurumsal gücü zamanla aşınmaya başlar.
Liyakat burada yalnızca bir göreve sınavla veya diploma ile atanmak anlamına gelmez. Liyakat; bilgi, deneyim, ahlaki sorumluluk, görev bilinci ve karar verme yeterliliğinin birlikte değerlendirilmesidir. Bir kamu görevine kişinin yeteneği yerine siyasi yakınlığı, aile ilişkileri, kişisel sadakati veya belirli bir gruba bağlılığı nedeniyle getirilmesi, ilk bakışta yalnızca bir atama sorunu gibi görünebilir. Oysa bunun sonuçları devletin bütününe yayılır. İşini yeterince bilmeyen bir yönetici yanlış karar verebilir; yanlış kararları denetlemesi gereken kişi de aynı yöntemle göreve getirilmişse hata düzeltilmez. Böylece küçük bir liyakat sorunu, zaman içinde zincirleme bir kurumsal bozulmaya dönüşebilir.
İbn Haldun'un devlet ve medeniyet düşüncesi bu konuda dikkat çekici bir tarihsel perspektif sunar. Mukaddime'de adaletsizliğin ekonomik ve siyasal sonuçlarını ele alan İbn Haldun, “Adaletsizlik medeniyeti yıkar.”[1] düşüncesini açık biçimde ortaya koyar. Onun yaklaşımında adaletsizlik yalnızca bir kişinin başka bir kişiye haksızlık yapması değildir. İnsanların mülkiyetine, emeğine ve haklarına yönelik sürekli müdahaleler üretimi azaltır; insanlar emeklerinin karşılığını alamayacaklarını düşündüklerinde üretme ve yatırım yapma isteğini kaybedebilirler. Böylece adaletsizlik önce güveni, ardından üretimi ve nihayet devletin mali ve siyasi kapasitesini zayıflatır.
Bu düşünce günümüz açısından da önemlidir. Devletin vatandaşlarına sunduğu en değerli hizmetlerden biri öngörülebilirliktir. İnsanlar çalıştıklarında emeğinin karşılığını alabileceklerine, yatırım yaptıklarında mülkiyetlerinin korunacağına ve bir kamu görevine başvurduklarında değerlendirmelerin adil yapılacağına inanıyorsa kuruma güven duyar. Bu güven bozulduğunda insanlar yalnızca devletten uzaklaşmaz; yetenekli insanların kamu hizmetinden çekilmesi, nitelikli kişilerin başka ülkelere yönelmesi ve toplumda “başarının değil bağlantının önemli olduğu” düşüncesinin yayılması gibi daha derin sonuçlar ortaya çıkabilir.
Adalet Ve Kurumlar Devleti Nasıl Ayakta Tutar?
Liyakat sisteminin en önemli özelliği, kamu görevini kişisel sadakatten ayırmasıdır. Modern devletin karmaşık yapısı; ekonomi, hukuk, sağlık, eğitim, savunma, mühendislik ve diplomasi gibi birbirinden farklı uzmanlık alanlarında yüksek düzeyde bilgi gerektirir. Bu alanların her birinde kararların yalnızca siyasi sadakat üzerinden verilmesi, devletin sahip olduğu insan kaynağını verimsizleştirir.
Max Weber'in modern bürokrasi analizinin önemli taraflarından biri de budur. Weber, bürokrasiyi kişilerin keyfî kararlarından ziyade belirli kurallar, uzmanlık ve görev tanımları üzerinden işleyen rasyonel bir örgütlenme biçimi olarak ele alır. Bürokratik yönetimin gücünün bilgi ve uzmanlıktan geldiğini belirterek “Bürokratik yönetim, temelde bilgi aracılığıyla egemenliktir.”[2] der. Weber'in ideal bürokrasi anlayışında görevlilerin uzmanlık sahibi olması, görevlerin açık biçimde tanımlanması ve kariyer ilerlemesinin teknik yeterlilikle ilişkilendirilmesi önemli unsurlardır.
Burada kritik nokta, liyakat ile bürokrasiyi birbirine eşitlememektir. Her bürokratik yapı liyakatli olmak zorunda değildir. Aksine, kuralların yalnızca görünüşte var olduğu ve atamaların kişisel ilişkilerle belirlendiği bir bürokrasi, Weber'in rasyonel yönetim modelinden uzaklaşır. Böyle bir sistemde kurumların tabelaları ve mevzuatı yerinde durabilir; fakat kararların gerçek belirleyicisi yazılı kurallar değil, kişisel ilişkiler haline gelir.
Bu durum özellikle adalet mekanizmasında ağır sonuçlar doğurur. Hakim, savcı, müfettiş, asker, diplomat veya üst düzey bürokrat görevini yerine getirirken öncelikle makamını kimin verdiğini düşünmeye başlarsa kamu görevi ile kişisel sadakat arasındaki sınır ortadan kalkar. Devlet görevlisinin asli sadakati kişiye değil göreve, görevin asli amacı da kişisel çıkara değil kamu yararına bağlı olmalıdır.
Liyakat kaybı aynı zamanda kurumların hafızasını da zayıflatır. Uzmanlaşmış kamu görevlileri sürekli olarak deneyimsiz veya yalnızca siyasi bağlantıları nedeniyle seçilmiş kişilerle değiştirildiğinde, kurumların yıllar içinde biriktirdiği bilgi kaybolabilir. Bir devletin kapasitesi yalnızca binalarında veya kanun kitaplarında değil, çalışanlarının taşıdığı kurumsal hafızada da bulunur.
Tarih bu konuda çok sayıda örnek sunar; ancak hiçbir devletin gerilemesini tek bir nedene bağlamak doğru değildir. Osmanlı Devleti'nin son dönemindeki sorunlar yalnızca liyakatsizlik veya rüşvetle açıklanamaz. Askerî teknolojideki değişimler, Avrupa ekonomisinin dönüşümü, mali sorunlar, savaşlar, uluslararası rekabet ve merkezi yönetimin karşılaştığı yapısal problemler birlikte değerlendirilmelidir. Aynı şekilde Sovyetler Birliği'nin dağılması da yalnızca “yozlaşma” ile açıklanamaz; ekonomik durgunluk, siyasi reformlar, milliyetçi hareketler, merkezî yapının zayıflaması ve Birlik içindeki siyasal çözülme birlikte etkili olmuştur. Devletlerin çöküşünü anlamanın en sağlıklı yolu, tek bir sebep aramak yerine kurumların zaman içinde nasıl dayanıklı veya kırılgan hale geldiğini incelemektir.
Üretim, Bilim Ve Liyakat: Devletin Geleceği
Günümüz dünyasında devletlerin rekabet gücünü yalnızca askerî kapasite veya doğal kaynaklar belirlemiyor. Bilimsel araştırma, nitelikli insan kaynağı, teknolojik üretim, eğitim sistemi ve kurumsal güven giderek daha belirleyici hale geliyor. Bir ülke petrol, maden veya geniş tarım alanlarına sahip olabilir; fakat bu kaynakları verimli kullanacak insan kaynağına ve kurumlara sahip değilse doğal zenginlik kalıcı refah üretmeyebilir.
Daron Acemoğlu ve James A. Robinson'ın çalışmaları, bu noktada önemli bir çerçeve sunmaktadır. Why Nations Fail adlı çalışmalarının temel tezlerinden biri, ülkelerin uzun vadeli ekonomik başarısının siyasi ve ekonomik kurumların niteliğiyle yakından ilişkili olduğudur. Kapsayıcı kurumlar daha geniş kesimlerin ekonomik ve siyasi hayata katılmasını, yatırım ve yenilikçiliği teşvik ederken; çıkarıcı kurumlar güç ve kaynakları dar bir grubun elinde yoğunlaştırabilir. Acemoğlu'nun Nobel Ödülü'ne layık görülen kurumsal ekonomi çalışmalarında da bu yaklaşım merkezi bir yere sahiptir.
Bu çerçevede liyakat yalnızca kamu yönetiminin iç meselesi olmaktan çıkar ve ekonomik kalkınmanın temel unsurlarından birine dönüşür. Bir ülke en iyi öğrencilerini bilim insanı olmaya, en başarılı mühendislerini üretime, en yetenekli hukukçularını adalet sistemine ve en nitelikli yöneticilerini kamu hizmetine yönlendirebiliyorsa insan sermayesini verimli kullanıyor demektir. Buna karşılık yetenek ile ödül arasındaki bağ koptuğunda toplumun davranışları da değişir. İnsanlar çalışmanın, öğrenmenin ve üretmenin değil, doğru kişilere yakın olmanın daha fazla sonuç verdiğine inanmaya başladığında liyakat sistemi kendi kendisini besleyemez hale gelir.
Türkiye açısından mesele özellikle önemlidir. Türkiye'nin geniş bir üretim kapasitesi, güçlü bir girişimcilik kültürü, yetişmiş insan kaynağı ve uzun bir devlet geleneği bulunmaktadır. Bu potansiyelin kalıcı ekonomik güce dönüşmesi yalnızca daha fazla fabrika kurmak veya daha fazla teknoloji satın almakla mümkün değildir. Bilim insanının özgürce araştırma yapabildiği, mühendisin uzmanlığına güvenildiği, hukukçunun bağımsız karar verebildiği ve kamu görevlisinin görevini siyasi veya kişisel baskılardan mümkün olduğunca uzak biçimde yerine getirebildiği bir kurumsal ortam gerekir.
Liyakat sisteminin en önemli sonucu belki de görünmezdir: İnsanlara gelecekleri üzerinde etkili olabileceklerini hissettirir. Bir öğrenci iyi eğitim almanın, bir mühendis kendisini geliştirmenin, bir girişimci risk almanın ve bir kamu görevlisi görevini iyi yapmanın karşılığını görebileceğine inanıyorsa toplumun üretken enerjisi yükselir. Bunun tersine, yeteneğin değersizleştiği bir sistem yalnızca kötü yöneticiler üretmez; zamanla iyi insanların sisteme katılma isteğini de azaltır.
Bir devletin çöküşü çoğu zaman tek bir günde gerçekleşmez. Kurumlar bir gecede yok olmaz; önce güven azalır, ardından liyakat zayıflar, kararların kalitesi düşer, kaynaklar verimsiz kullanılmaya başlanır ve toplumun devlete olan inancı aşınır. Bu süreç yeterince uzun sürdüğünde devletin dışarıdan görünen yapısı hâlâ ayakta olabilir, fakat içeride onu taşıyan kurumsal kolonlar zayıflamıştır. Devletlerin gerçek gücü, yöneticilerinin ne kadar güçlü göründüğünde değil; liyakatli insanların görev alabildiği, adaletin kişilere göre değişmediği ve bilimsel bilginin siyasi sadakatin önüne geçebildiği kurumların ne kadar sağlam olduğunda[3] ortaya çıkar.
[1] İbn Haldun, Tunuslu tarihçi ve düşünür, “Adaletsizlik medeniyeti yıkar.”, Mukaddime, Kahire, 1377.
[2] Max Weber, Heidelberg Üniversitesi, “Bürokratik yönetim, temelde bilgi aracılığıyla egemenliktir.”, Ekonomi ve Toplum, Tübingen, 1922.
[3] Daron Acemoğlu, Massachusetts Institute of Technology, “Kapsayıcı kurumlar ekonomik ve siyasi fırsatları daha geniş kesimlere açarak yatırım, yenilikçilik ve refahı destekler.”, Why Nations Fail: The Origins of Power, Prosperity, and Poverty, New York, 2012.
YANSIMA Bilimsel Perspektif Dergisi
Ücretsiz Aylık Dijital DergiTel: 0 553 403 88 04 (WP/GSM)Makaleler özgün yorumlar sunar. Ayrıca sitemizdeki resimler; muhabirlerimizn çektiği özgün fotolgraflar, çizerlerimiz tarafından oluşturulan özgün karikatür ve özgün illustrasyonlardan oluşur. Alıntılar tırnak içinde ve kaynak belirtilerek sunulur."Bilgi, paylaşıldıkça artan tek hazinedir."